Ahmet Haşim

AHMED HAŞİM
(1883—1933)

Modern Türk şiiri­nin kurucularından. Saf şiiri savunmuş, bu tür şiirin en iyi örneklerini vermiştir.

       Fizan mutasarrıfı Arif Hikmet Bey'in oğlu­dur. Annesinin ölümü üzerine babasıyla birlikte küçük yaşta İstanbul'a gitti. Mekteb-i Sultani'de (Galatasaray Lisesi) yatılı okudu (1897-1907). Tevfik Fikret'in ve Ahmed Hikmet Müftüoğlu'nun öğrencisiydi. Okulu bitirince bir süre Reji İdaresi'nde memur oldu; bir yandan da yükseköğrenim j için Hukuk Mektebi'ne devam etmeye başladı. İzmir Sultanisi Fransızca öğretmenliği ne atanınca (1909) hukuk öğrenimi yarıda kaldı. 1912-14 arasında Maliye Nezareti'nde çevirmenlik yaptı. I. Dünya Savaşı yıllarını Çanakkale'de ve İzmir'de yedek subay ola­rak geçirdi; iaşe müfettişliğine getirildi. Mütareke ‘den sonra İstanbul'a döndü. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde este­tik ve mitoloji öğretmenliği (1920) yaptı: Harp Akademisi ile Mülkiye Mektebi'nde Fransızca dersleri verdi; Düyun-ı Umumiye İdaresi'nde (1921), Osmanlı Bankası'nda (1928) çalıştı; Akşam gazetesine köşe yazıları yazdı. 1928'den beri süren hastalığının tedavisi için devlet yardımıyla yurtdışına gitti; ama iyileşemeden döndü.

       Ahmed Haşim'in öğrencilik yıllarında yazdığı ilk şiirlerinde Abdülhak Hamid'in. özellikle Cenab Şahabeddin ve Tevfik Fik­ret'in etkileri görülür. Bununla birlikte i daha ilk ürününde bile ("Hayal-i Aşkım") yeni bir duyarlığın, yeni bir sanat yönelimi­nin belirtileri vardır. Gençlik şiirleri Mecmua-i Edebiye, Musavver Terakki, Aşiyan, Jale, Musavver Muhit, Servet-i Fünun, Re­simli Kitap dergilerinde yayımlandı. Bu şiirlerde, Tevfik Fikret'in siyaset dışı yapıtlarının sözcük örgüsüne daha çok rastlanır, Ahmed Haşim bu ilk gençlik ürünlerini kitaplarına almamıştır.

       Gerçekte gençlik dönemi şiirleri arasında yazılmış bulunan, ama bir mukaddime ve iki ekle birlikte son kitabına alınan "Şi'r-i Kamer" dizisi, Ahmed Haşim'deki değişimi göstermesi bakımından ilginçtir. Çocukluk günlerinin izlenimler bütününü bir araya getiren "Şi'r-i Kamer", bir küçük yaş sahne­sini (Bağdat-Dicle-Anne bağlamında) düş­sel bir tatla yeniden yaşatır. "Şi'r-i Kamer"ler, şiirsel planda tam anlamıyla biçimlenmemiş, daha doğrusu tamamlanmamış bir arayışlar ve izlenimler öbeğidir, ama bu özellikleriyle de Ahmed Haşim'in duyarlığı­nı ortaya koyar. Çoğu 1909'da, birkaçı da 1910'da yayımlanan bu ürünlerin, ilk genç­lik şiirlerinden ayrılarak son kitabı Piyale'ye eklenmesi de bunu gösterir. Bu döneminde ; Ahmed Haşim'in Fransız simgecilerine, özellikle de Regnier'ye fazlaca tutku besle­diği anlaşılır.

                Ahmed Haşim II. Meşrutiyet'in (1908) yarattığı büyük olaylar, taşkınlıklar, yıkım­larla birlikte boy gösteren sanatçılar arasın­da, tunç ve bakır çalgıların ağırlık taşıdığı bir orkestrada bir flüt sesi gibi belirdi. Bu döneminin asıl yapıtı, Göl Saatleri'nin (1921) başındaki küçük manzumelerdir. İzlenimci resim taslaklarını andıran bu şiirler­de Ahmed Haşim, doğanın özünü sızdırmak ister gibidir. Verlaine müziğine yaklaşırken, buna bir Şeyh Galip parıltısı da katar. Göl Saatleri dört bölümdür: "Göl Saatleri", "Göl Kuşları", "Serbest Müstezatlar", "Muhtelif Şiirler".

       Ahmed Haşim Göl Saat­lerinde çağdaş Türk şiirinin ikinci kanadını kurar. Yahya Kemal'in sığ, ama bir okya­nus enginliği taşıyan yapıtlarına karşı, onun şiiri birey üzerinde yoğunlaşan dar, ama sonsuz derinlikte bir kuyudur. Ahmed Haşim, ikinci ve son şiir kitabı Piyale'nin önsözünde ("Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar") sanat görüşünü açıklar. Ona göre şair ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşmayı sanat haline getirmiş bir kişi, ne de bir yasa koyucudur. Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, duyulmak üzere yaratılmış, müzikle söz arasında, sözden çok müziğe yakın ortalama bir dildir. Düz­yazıda anlatımı yaratan öğelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Düzyazıyı us ve mantık doğurur. Şiir ise algı bölgeleri dışında adsız bir kaynaktır; gizliliğe, bilin­mezliğe gömülmüştür; ancak duyumların yarı aydınlık sınırlarında yakalanabilir. An­lamını bulmak için şiiri deşmek, eti için bülbülü öldürmek gibidir. Şiirde önemli olan sözcüğün anlamı değil, şiir içindeki söyleniş değeridir. Şiiri ortak bir dil olarak düşünenler boş bir düş kurmaktadırlar.

       Ahmed Haşim bu düşüncelerini, herkesin anlayabileceği bir şiirin şairlerini aşağılaya­cak kadar uç noktalara götürür, Piyale’deki (1926) "Merdiven" ve "Bir Gü­nün Sonunda Arzu" şiirleri, bu görüşleri yansıtan ve Türk edebiyatında o güne değin görülmemiş bir şiirsel niteliği ortaya koyan ürünlerdi, ama bu şiirlerle birlikte şaire yönelen eleştiri ve saldırılar da yoğunlaştı. Ahmed Haşim ölçü bilmemekle, Türkçe bilmemekle suçlandı. Buna karşılık, Ahmed Haşim'i savunanlar da onun "dilin üstüne yükselmiş, mevcut Türkçeyi aşmış" bir sa­natçı olduğunu ileri sürdüler (Abdülhak Şinasi Hisar). Piyale'deki şiirlerle daha sonra yazılmış kısa şiirler, konuşulan Türkçenin büyülü tatlarıyla örüldü; bu ürünlerle Ahmed Haşim'in Türk şiirindeki söz hakkı kesinleşti. Ataç'ın deyimiyle, 20. yüzyılın ilk çeyreği onun dönemi sayıldı. Ahmed Haşim, toplum sorunlarına hiçbir şiirinde yaklaşmamış olmakla da eleştirildi. Buna karşılık, onun şiirinin konumundan böyle bir yaklaşımın zaten beklenemeyeceği ileri sürülegeldi. Yapıtları yaşananın ötesin­de, bir bakıma varlığın dışında, yüce ve düşsel bir evren özlemiyle doludur ("O Belde"). Düşsellik özlemi Ahmed Haşim'i sürekli olarak gerçeğin dışına itmiş, ona aralıksız bir akşam ve gece atmosferi sağlamıştır. "O Belde" ve "Yollar"da boşlukta asılı kalma, "Merdiven" şiirinde gök sonsuz­luğuna ağlayarak bakma, "Ölmek" şiirinde düşme sözcüğünün bir çeşit coşkuyla yine­lenmesi, Ahmed Haşim'in yaşam ve evren karşısındaki kötümser tavrını açıklar. İnsan düşer, geri döner, uzaklarda kalır, dışa kayar ve ulaşamaz... Kendisini renklerin, çizgilerin, seslerin arasında doğanın bir parçası olarak algılar. Tersi de olur: Doğa, nesneler, sanki kişinin psikolojik bir anı ya da görüntüsüdür. Sıfatlar, zarf gibi kullanı­larak belirsizleştirici rol oynarlar. Göl Saat­leri ve Piyale'de ayrıca kurtarıcı bir gelenek bağı da (Şeyh Galip etkisi) göze çarpar. Ahmed Haşim'in olgunluk dönemi şiirleri Rebab 0913), Şebab (1920), Dergâh (1921- 33), Yeni Mecmua (1923), Hayat (1927), Edebiyat Mecmuası (1932), Yeni Türk (1933) dergilerinde yayımlandı. Şiirlerinin bütünü 1933'te, Ahmed Haşim'in Şiirleri başlığı altında basıldı.

        Ahmed Haşim, Göl Saatleri'nin yayımlan­masından sonra Akşam gazetesine yazdığı, zekânın verimleriyle beslenen, zaman za­man fantezist ve alaycı bir planda gelişen düzyazılarıyla da ad yaptı. Yazı ve fıkraları­nın, anlam bakımından iyice açık olmakla birlikte, büyük ölçüde mecazlara bağlı ol­duğu da ileri sürülmüştür. 1921'de yayımla­nan Gurebâhâne-i Laklakan'da (Yoksul Leylekler Bakımevi) bir iki ekle birlikte bu yazılar ve birinci Paris yolculuğunun izle­nimleri yer alır. Ahmed Haşim, İkdam gazetesinde yayımladığı yazılardan seçtikle­rini ve ikinci Paris yolculuğu izlenimlerini Bize Göre (1928) adlı kitabında bir araya getirmiştir.

Böbrek rahatsızlığı nedeniyle, tedavi ama­cıyla yaptığı Frankfurt yolculuğu ile ilgili notları Frankfurt Seyahatnamesi (1933) adlı son kitabının içeriğini oluşturdu. Üç düzya­zı kitabı bir arada (Bize Göre, Gurebâhâ- ne-i Laklakan, Frankfurt Seyahatnamesi) Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında basıldı (1969; haz. Mehmet Kaplan).

Kitaplarına girmemiş son şiirleri "Tahattür", "Ağaç", "Süvari" ile bitmemiş birkaç şiiri Edebiyat Gazetesi'nde (1932), Yeni Türk Mecmuası'nda (1933), Aydabir (1935) ve Türk Dili (1958) dergilerinde yayım­landı.

 

Özet

  • Fecr-i Âtî şiirinin en önemli ismidir.
  • Sanat için sanat yapmıştır.
  •  Sembolizmin en önemli temsilcisidir.
  •  İşlediği başlıca temalar tabiat ve aşktır.
  •  Şiirlerinde hayalle birlikte musikiye önem vermiştir.
  •  Lirik bir şairdir.
  •  Tamamen aruzu kullanmıştır. Dili süslü ve sanatlıdır. En çok serbest müstezadı kullanmıştır.
  •  Ona göre şiir anlaşılmak için yazılmaz, şiirde anlam aranmaz; şair bir hakikat habercisi, şiir dili de bir açıklama vasıtası değildir. Şiir duyulmak için yazılır ve okunur; şair tabiatın kendine hissettirdiklerini sembollerle şiirine yansıtır, okuyan da kendi hayal dünyasına uygun olarak algılar; şiir dili de telkin görevindedir.
  •  Şirin dili musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakındır. Şiirde musiki anlamdan daha önemlidir.
  •  Haşim’e göre şiirin kaynağı şuuraltıdır. Şiirlerinde dış dünyayı, kişinin iç dünyasında, ruhunda aldığı şekillerle yansıtmaya çalışır. Dış dünyaya ait izlenimleri kendi dünyasında şekillendirerek ve renklendirerek ortaya çıkarır.
  •  Şiirlerindeki tabiatla ilgili kavramlar, akşam, gurup, şafak, gece, mehtap, yıldızlar, göller, ormanlardır.
  •  Şairin şahsında var olan içe dönüklük, şiirlerinde realiteden kaçış olarak ortaya çıkar.

 Şiirlerini Piyale ve Göl Saatleri adlı eserlerinde toplamıştır.

 Nesirleri: Gurabahane-i Laklakan, Bize Göre, Frankfurt Seyahatnamesi.

O Belde 

Ahmet Haşim, Piyale Önsözünden Şiir Anlayışı

Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki, şiirde manadan ne kasdedildiğini bilmiyoruz. “Fikir” dedikleri bayağı mütalaalar yığını mı, hikâye mi, mazmun mu ve “açıklık”, bunların adi bir kavrayış çerçevesinde anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları çok lüzumlu sayanlar; şiiri tarih, felsefe, nutuk ve belâgat gibi bir sürü “söz sanatları” ile karıştıranlar ve onu asıl çehresi ve belirtileri ile seçip tanımayanlardır. Şiirin bu mahiyette telâkki olunuşu, resim, musiki ve heykelcilik gibi sanatların kendilerine has fırça, boya, nota ve kalem gibi kullanılması güç bir hünere bağlı vasıtalara mâlik bulunmalarına karşılık; şiirin bu gibi hususi vasıtalardan mahrum ve ifadesini konuşulan dilden ödünç almaya mecbur olmasındandır. Bundan dolayıdır ki, parmaklarının tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşı çekingen ve saygılı olan ehliyetsiz kimseler, kendi kullandıkları kelimelerle meydana gelmiş gibi gördükleri şiiri alelade “lisan” mahiyetinde sayarak, sırf bu görüş açısından bakarak, başkaca hazırlıklı olmaya hiç lüzum görmeksizin, onun hakkında küstahça bir laubalilikle hüküm vermek hakkını kendilerinde bulurlar. Halbuki şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir kanun yapıcıdır. Şairin lisanı; “nesir” gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücud bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, ortaklaşa bir dildir. Nesirde üslubun teşekkülü için zaruri olan unsurların hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla, birbiriyle yakınlığı ve ilgisi olmayan, ayrı nizamlara tâbi, ayrı sahalarda, ayrı boyutlar ve şekiller üzerinde yükselen ayrı iki mimaridir. Nesri doğuran, akıl ve mantık; şiiri ise, kavrayışımızın bölgeleri dışında, sırların ve mechullerin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları zaman zaman duygularımızın ufkuna aks eden, kutsi ve isimsiz bir kaynaktır. Şiirdeki durumları ve hareketleri taklide özenen bir nesrin sahteliğine, ancak nesirdeki ifade açıklığını ve düzgünlüğünü benimsemeye kalkışan gölgesiz bir şiirin hazin çıplaklığı erişebilir. Denilebilir ki şiir, nesre çevrilemeyen yazıdır.