Halit Ziya UŞAKLIGİL

-A A +A

Halit Ziya UŞAKLIGİL
 (1866-1945
)

       Altı yaşlarında Mercan Mahalle Mektebi'nde başladığı öğrenimine Fatih Askerî Rüştiye’sinde devam etti (1873-1878), babasıyla İzmir'e gitti, orada kaldığı 15 sene içindeki belli başlı olaylar; yabacı bir okulda okuması, arkadaşlarıyla Nevruz (1884) ve Hizmet (1886) gazetelerini çıkarması, İzmir Rüştiye ve İdadisi'nde öğretmenlik etmesi, Osmanlı Bankası'nda muhasip olarak çalışmasıdır. 1893'de Reji İdaresi'ne başkâtip olarak İstanbul'a geldi, Servet-i Fûnun topluluğuna girdi (1896)

      Meşrutiyet'ten sonra Darülfünun'da Batı edebiyatı okuttu. Sultan Reşad'ın (V. Mehmet) mabeyn başkâtibi oldu (1909-1912), sonra yine Darülfünun'a döndü, hükümet tarafından görevle Fransa'ya (1913), Almanya'ya (1915) gönderildi. Cumhuriyet devrinde, 1905'ten beri oturduğu Yeşilköy'deki köşküne çekildi, gazetelerde (özellikle Son Posta'da) yazarlığına devam etti, anılarını yazdı. Bakırköy'de Kartaltepe Mezarlığı'nda oğlu Vedat'ın yanında gömüldü.

       Tekniğinin kuvveti ve yarattığı roman diliyle yalnız Servet-i Fûnun  topluluğunun değil, Cumhuriyet'ten önceki Türk edebiyatının en kuvvetli romancısı kabul edilen Halit Ziya, Fransız realist ve natüralistleri etkisinde, realist-psikolojik eserleriyle ün kazanmıştır. 20-25 kitapta toplanmış 150'den fazla hikâye, kitap halinde altı roman bırakmış olan; tiyatro, mensur şiir, hâtıra, makale., ve başka türlerde telif tercüme altmışı aşkın eser sahibi bulunan Uşaklıgil, romanlarında konularını çokluk aydınlar çevresinden seçtiği halde, küçük hikâyelerinde halk tabakalarına inmiş, daha sade ve tabiî bir dil kullanmış, ama hepsine şiirli bir hava katmasını, sağlam bir yapı kurmasını bilmiştir.

Sanatının gelişimi bir mülakatında kendisi şöyle anlatır. "Dadıların masallarıyla başladım, okumağa kudret peyda edince Türkçede elime geçen bütün hikâyeleri okudum", "Lâkin on dört yaşlarına doğru Fransızca da okuduklarımdan zevk alacak bir dereceye vâsıl olunca artık Türkçe hikâye okumaktan vazgeçer oldum", "Bir yandan tahsilde ve tetebbu'da(araştırmalarımda) devam ederken bir yandan tamamıyla yazı âlemine dalıyordum. Mütalâatımda bir yükseliş vuku bulmuştu. O zaman Fransa da Naturaliste mektebi en parlak devresinde idi. (Balzac), (Stendhal), (Flaubert), ile başlayarak (Zola), (Daudet), (Goncourt) lar başlıca sevdiklerimdi", "Eğer bu sanatta bir tekâmül gösterebilmişsem, bunu İstanbula  geldik¬ten sonra Servet-i Fünun'da ve İkdam'da yapabildim. Servet-i Fünun'da Mâi ve siyah ile İkdam'da da bir çok küçük hikâyelerle".

       Halit Ziya hayatının son zamanlarında meydana koyduğu hikâye ve romanlarını daha sade bir dille yazdığı gibi, eski ve en güzel eserlerini de yeniden işleyerek, onların lisanını, daha tabiî ve daha yaşayacak bir Türkçeye çevirmek anlayışını göstermiştir. Bununla beraber, Halit Ziyanın eski ve külfetli lisanı, kendi devri için gerçekten güzel ve artistik bir Osmanlı Türkçesidir ki okuyan, kendisini bu güzel Türkçenin harici ve deruni ahengine, büyük bir zevkle kaptırmaktan uzak kalamaz.

     Halit Ziya, kendi lisanında bir sadelik yapmak arzusunu da zoraki olarak değil, ileri bir anlayışla, hatta Türk dilinin sadeleşmesi ve güzelleşmesi karşısında mesut bir hayranlık duyarak göstermiştir. Onun birinci Türk dili kurultayında verdiği bir konferanstan aldığımız şu satırlar, bu anlayışın bir ifadesidir :

      «Ben Türkçenin ezelî bir âşıkıyım. Hepimiz öyle değil miyiz? Türkçeyi muhtelif devrelerinde muhtelif libaslarla, muhtelif şekillerde gördüm ve sevgilimi o şekiller, o libaslar altında kendi cevherinde sevdim. Ben eski Babıâli'nin Amedî-i Dîvan-ı hümâyun Hulefâsı'ndan işittiğim süslü dili sevdiğim gibi, Aksaray’da karpuz sergisinde müşteri ayartmak için çığırtkanlık eden Türk delikanlısının türlü zarafetlerle dolu olan Türkçesini de sevdim. Ben Divan edebiyatının gazelleriyle mest oldum. Fakat sevgili İzmir’imin, ismini yâd ettikçe ciğerimi sızlatan sevgili İzmir’in "İkiçeşmelik" kızının incir işlerken söylediği Türkçe şarkıya da mest oldum. Ben o sevgiliyi atlas şalvarıyla, başının üzerinde altın işlenmiş takkesiyle gördüm. Ben onu Şâir-i şûrîde - dil'in(Gönlü perişan şairin) :

O gül-endâm bir al şâla bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün

beytinde olduğu gibi bir şala sarılıp yürüdüğünü görerek de sevdim. Sonra üç peşli entarisiyle, canfes terlikleriyle salınırken yine gördüm. Yine sevdim. Başında hotozu, belinde kuşağı, sedef kakül sediri üzerinde uzanmış yahut Sâdâbâd'da Göksü'da seyrana çıkmış haliyle gördüm, yine sevdim.

      Fakat tabiatta her şey tekâmülden, inkılâptan ibaretse, bazen tekâmül, bazen inkılâp devirden devire geçtiği gibi her devrin zevki de birbirinin aynı olmaz. Ben son devrin İpekiş'in kelebek kanadı kadar ince, zarif, dört metrelik kumaşı ile giyinmiş, başında küçücük beresiyle bir rüzgâr gibi kaldırımlar üzerinde seke seke giden ve rüzgâr mı onu götürüyor, o mu rüzgârı götürüyor diye insanı şüpheye düşüren haliyle de Türkçeyi gördüm ve sevdim. Daha ileri gideceğim: Ancak dört karış bir ölçü ile ölçülecek kadar mayosu ile denizden çini çıplak çıkarak, küçük vücudunda tabiatın kendisine bahşettiği ne kadar kuvâ varsa, onu mağrurane güneşlere sermiş haliyle de gördüm ve bu haline de bayıldım..»

Servet-i Fünûn edebiyatının en büyük romancısı ve modern Türk romanının kurucusu olan Halit Ziya, hemen her türde eser vermesine rağmen roman ve hikâyeleriyle tanınmıştır.
      Roman tekniği çok güçlüdür. Edebiyatımızda Batılı ölçülere uygun teknik yönü güçlü ilk romanları (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu) Halit Ziya yazmıştır. Çok kuvvetli bir iç ve dış gözlem yeteneği vardır. Romanlarında Realizmin ve Natüralizmin etkileri görülür.  Romanlarında konularını aydın çevreden seçmesine rağmen, küçük hikâyelerinde genellikle halkın arasına girmeye çalışmıştır. Bu yüzden hikâyelerinde daha milli, daha yerli bir hava ve daha bizim olan bir renklilik göze çarpar. Batı romanlarını asıllarından okuyarak özümsemiş, gençlik döneminde birçok çeviri yapmıştır. Süslü, sağlam bir dili, şiirsel bir söyleyişi vardır.  Halit Ziya’nın dili servet-i Fünun dili demektir. Süslü tamlamalarla dolu bu dilde sözle anlam arasında sıkı bir bağ kurulmuştur. Yabancı sözcüklere, tamlamalara çok yer verir; sanat özentisiyle cümlelerini şişirerek şairane tasvirlerle konunun dışına çıkar. Cümlelerinde Fransızcanın etkisi görülür.Devrik cümle ve eksiltili cümle kullanmış, bazı sıfatları isimlerin sonuna getirmiş, cümlenin sonunda değişik zamanlı fiiller kullanmıştır. Ölümünden bir süre önce eserlerinin dilini sadeleştirmiştir. Yazarın ilk kitabı "Sefile" adını taşır. Hizmet gazetesinde yayımlanan bu eser kitap haline getirilmemiştir. Edebiyatımızda mensur şiir tarzının ilk örneklerini vermiştir.

       Aşkın ikinci plana alındığı Mai ve Siyahta sosyal hayata yer vermesi önemlidir. Ahmet Cemil yalnız iç dünyasıyla değil bu dünyanın bağlı bulunduğu çevrede verilmiştir.  Stendhal’ın meşhur romanı Kırmızı ve Siyah’ı andıran bu romanda Ahmed Cemil’in şahsında Doğu-Batı edebiyatlarının mücadelesi verilir..

       Aşk-ı Memnu ’da ise Batılılaşmanın Türk toplumunun zengin çevrelerindeki yönünü buluruz. Roman kahramanlarından olan zengin Adnan Bey’in evinde Fransız mürebbiye batı müziği hayranlığı, piyano, Fransız moda mecmuaları, Fransız mobilyası ve yaşam tarzı tamamen hakimdir. Bihter ise zengin olmamakla beraber Batılı hayata özenen biridir. O da tüm çevresiyle birlikte verilmiştir.

       Kırık Hayatlar ’da ise yazar bizi tekrar orta halli ve fakir Türk ailelerinin arasına sokar. Geniş ve kuvvetli bir gözlemle onları bize verir. Bu romanda da aşk ikinci plandadır.(Kahramanı Vedide)        Ahmet Cemil zamanın şairleri tarafından taklit edilen bir kahraman olmuştur. Tamamıyla gözleme dayanan psikolojik tahlillerini büyük parçalar halinde yapmaktansa tasvirlerinde olduğu gibi olaylar arasında eriterek ve gerektiği kadar yapmayı uygun görür. Realist romancılarda gördüğümüz insan çevre kompozisyonu Halit Ziya’nın son üç romanında kendini gösterir.

      İki yüze yakın hikâyesinde de oldukça başarılıdır. Batılı hikâye tekniğini kavramıştır.

 Başlıca eserleri :
Romanları:
Nemide (1892)
Bir Ölünün Defteri (1892)
Ferdi ve Şürekâsı (Ferdi ve Ortaklan, 1896)
Mai ve Siyah (1897)
Aşk-ı Memnu (Yasak Aşk, 1900)
Kırık Hayatlar (1924)

 Hikâye kitapları:
Bir Yazın Tarihi (1900)
Solgun Demet (1901)
Bir Şi'r-i Hayal (Bir Hayalin Şiiri, 1914)
Sepette Bulunmuş (1920)
Bir Hikâye-i Sevda (1922)
Hepsinden Acı (1934)
Aşka Dair (1936)
Onu Beklerken (1935)
İhtiyar Dost (1937)
Kadın Pençesi (1939)
İzmir Hikâyeleri (1950)

Oyunları:
Kâbus (1918)
Füruzan (adapte, 1918)
Fare (adapte, 1919)

Anıları:

Kırk Yıl (beş cilt, 1936, altıncı cilt: 1969)
Saray ve Ötesi (üç cilt, 1940-1942)
Bir Acı Hikâye (Tiran'da intihar eden oğlu Vedat'a ilişkin anılar, 1942)

Deneme ve yazıları:
Sanata Dair (dört cilt, 1938-1963)

Kaynak: Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi
              Behçet Necatiigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü