Lale Devri

Lale Devri

                1718-1730 arısındaki on iki yıllık barış döneminde, III. Ahmet ve veziri Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın gayretleriyle Kâğıthane merkez olmak üzere İstanbul’un her tarafında imar ve kültür faaliyetine girişilmiştir. Sadrazamın gayretleriyle, iki ay gibi kısa bir sürede Fransa’daki Fortainebleau Sarayı örnek alınarak Kâğıthane Deresi’nin yatağı genişletilir. İki tarafı mermer rıhtımlar içine alınarak derenin etrafında küçük kanallar, gölcükler, fıskıyeler ve çağlayanlar oluşturulur. Nehrin kenarlarına sütunlar dikilerek Kasr-ı Hümayun inşa edilir. Baruthaneye kadar, yolun kenarlarına saray erkânı için köşkler yapılarak, bunlara Kasr-ı Neşat, Çeşme-i Nur, Hurremabad, Cedvel-i Sim gibi isimler verilir. Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin sefaretnamesinde uzun uzun anlatılan Paris’teki Versailles Sarayı ve bahçeleri örnek alınarak İstanbul havuzlu bahçeler, çeşmeler, kütüphaneler, eğlence ve gezinti yerleriyle süslenir. İsmi bizzat İbrahim Paşa tarafından konulan Sadabad, 31 Temmuz 1722’de III. Ahmet’in katıldığı muhteşem bir törenle açılır. Sadabad, bu tarihten itibaren devlet erkânı, şairler, musikişinaslar, rakkaseler ve zevk erbabının toplandıkları bir eğlence mekânı olur. İlkbaharla birlikte başlayan eğlenceler, geceleri helva sohbetleri ve “çerağ” (=mum) eğlenceleriyle sabahlara kadar devam eder. Padişah, ilkbaharı bu köşkte geçirerek, sık sık devlet büyüklerine, yabancı elçilere ziyafetler verir. Halkın da bu eğlencelerden yararlanabilmesi için kırda çadırlar kurulur. Devlet erkânı giyim kuşamda lüks ve israf yarışına girer. Batılı ressamlara portrelerini çizdirmek moda olur. Devlet erkânının evlerinde, alçak divanların yerini koltuklar ve iskemleler almaya başlar; pantolon gibi batı tarzı giyim yaygınlaşır. Öteden beri Türkler arasında önem verilen bir çiçek olan ve döneme adını veren lale, bu devirde hastalık derecesine varan bir tutkuya dönüşür.

                Bazı farklı görüşler olmakla birlikte Orta Asya bozkırlarında doğduğu kabul edilen lale, oradan Türkler aracılığıyla İran ve Osmanlılara geçmiş ve XVI. asırda Türkler arasında oldukça yaygınlaşmış; bu yüzyılın ortalarından itibaren lale soğanları batılı tüccarlar tarafından gemilerle Avrupa’ya götürülmeye başlanmıştır. Flemenk tüccar Answer tarafından 1563’te Hollanda’ya götürülen lale, bu ülkede XVII. asırda akıllara durgunluk veren bir ilgi görmüş ve ülkenin en önemli ticaret malları arasına girmiş, lale soğanları aynı ağırlıktaki altından daha pahalıya satılmaya başlanmıştır. Lale, Osmanlılarda XVII. asırdan itibaren bizzat padişahlar tarafından ithal edilmeye başlamış, XVIII. asrın başlarında Hollanda’daki gibi bir çılgınlığa (tulipomanie) dönüşmüştür. Saray bahçeleri lalelerle doldurulmuş, yeni bir lale yetiştirenlere Meclis-i Şükûfe tarafından ödüller verilmiş, nadir bir lale soğanı yüzlerce altına kadar satılmaya başlanmıştır. Lale Devri’nin ihtişamı ve coşkusu batılı ressamların tuvallerine gerçekçi bir şekilde aks eder.

                Bunlardan XVII. asrın sonlarında Fransız elçisinin desteğiyle İstanbul’a yerleşen Jean B. Vanmour, III. Ahmet’in saray törenlerini, İstanbul’un çeşitli semtlerini, günlük hayattan kesitleri resmetmiştir. Onun Pera’daki atölyesi İstanbul’daki aydınların ve diplomatların uğrak yeri olmuştur. Lale Devri bilim, kültür ve sanat faaliyetleri bakımından da önemli gelişmelere sahne olmuştur. Bu alandaki yeniliklerin en önemlisi İbrahim Müteferrika (1727-1745) tarafından matbaanın kurulmasıdır. Bunun yanında, sadrazam İbrahim Paşa tarafından, Arapça ve Farsçadan çeviriler yapmak üzere bir tercüme heyeti oluşturularak dinî, tarihî eserlerin yanında felsefe ve astronomi ile ilgili eserler çevrilmiştir. Daha önce Osmanlılarda farklı dillerde basım görülmekle birlikte, Türkçe ilk kitap bu dönemde basılmıştır. Matbaada basılan ilk kitap Vankulu Lügati’dir. Müteferrika’nın ölümüne kadar dinî, tarihî-coğrafi eserlerle, sözlüklerden oluşan on yedi eser yayımlanmıştır. Binlerce hattatın isyanı, bazı dinî eserlerin çoğaltılması işi onlara verilerek bastırılmaya çalışılmıştır. Müteferrika’nın ölümünden sonra ise uzun yıllar hiç kitap yayımlanamamıştır. Bu olumlu gelişmelere karşılık, Lale Devri’ndeki israf ve lüks merakı, sadrazam ve ekibine karşı tepkileri körüklemiş ve bu dönem Patrona Halil isyanıyla kanlı bir şekilde sona ermiş, devrin sembolü hâline gelen Sadabad yerle bir edilmiştir. Bazı israf ve aşırılıklar bir kenara bırakıldığında, toplumdaki değişim arzusunun ulaştığı boyutu göstermesi bakımından oldukça önemli olan Lale Devri, Hasan Âli Yücel’in belirttiği gibi Karlofça’dan sonra ülkenin üzerine bir kâbus gibi çöken küsuf (=Güneş tutulması) döneminde, bir lalenin ömrü kadar geçen “fecr-i kâzip”(yalancı gün doğumu) gibi kalmıştır.

                III. Ahmet’in, isyan karşısında tahtı bırakıp köşesine çekilmek zorunda kalmasından sonra yerine geçen I. Mahmut (1730-1754), isyancıların elebaşlarını temizledikten sonra, 1723’ten beri devam eden İran savaşlarının ikincisini başlatmış, bu savaşlar 1746 anlaşması ile her iki tarafın Kasrışirin Antlaşması’ndaki sınırlara dönmesiyle sonuçlanmıştır. Kuzeyde ve batıda da varlıklarını koruma mücadelesini devam ettiren Osmanlılar, Avusturya ve Rusları püskürterek Belgrad’ın geri alınmasıyla beklenmedik bir başarı elde etmişlerdir. Bu, Belgrad Antlaşması’ndan Rus Savaşı’na (1739-1768) kadar sürecek otuz yıllık uzun bir barış ve rehavet dönemini getirmiştir. Ruslar ve Avrupalıların kolaylıkla ittifak yapmaları, ilk kez bu kadar uzun bir süre savaştan uzak kalan Osmanlılara, kuvvetler dengesinde diplomasinin önemini kavratmıştır. I. Mahmut, barış yıllarında Lale Devri’ni hatırlatan boğaz sefaları ve imar faaliyetlerini devam ettirmiş, İstanbul’da ve diğer illerde kütüphaneler, Yalova’da bir kâğıt fabrikası kurmuştur. Batılı ülkeler karşısında alınan mağlubiyetler, ordunun Avrupai tarzda talim ve teçhizini zaruri kılmış; sonradan Humbaracıbaşı Ahmet Paşa adını alan Fransız C. Alexandre Comte de Bonneval’in yardımıyla, maaşlı, yeni bir Humbaracı Ocağı (Hendesehane) kurulmuştur (1734). Fakat bu ocak, yeniçerilerin baskısı üzerine bir süre sonra kapatılmıştır.

                Osmanlılar bu asırda önemli doğal afetlerle karşılaşmıştır. İstanbul, birçok defa büyük yangınlara sahne olmuş; bilhassa 27-28 Eylül 1755’de çıkan büyük yangında sokakların darlığı sebebiyle Bab-ı Âlî tamamıyla yanmıştır. II. Osman’ın çare olarak yolları genişletme çabası halkın tepkisi özerine gerçekleşememiştir. 1755 yılındaki sert kış ise Haliç’i dondurmuş; 1754 ve 1766 yıllarında ise İstanbul büyük depremlerle sarsılmıştır. Asırlardır binlerce insanın ölümüne sebep olan veba salgını, bu asırda da karantina uygulamasının olmaması sebebiyle halk için kâbus olmaya devam etmiş; bir günde sadece Edirnekapı mezarlığına 999 kişinin defnedilmesi üzerine, insanlar çaresizlik içinde hastalıktan kurtulmak için camilerde dua etmeye koşuşmuştur.

Sosyal Hayat

                Osmanlı zihniyet dünyasında XVIII. asrın başlarından itibaren kendisini daha fazla hissettirmeye başlayan çözülme, siyasi hayatın yanında sosyal yapıda da önemli değişikliklere yol açmıştır. Yıllardır biriken problemler, toprak kayıplarıyla gelen binlerce göçmenin iskânı, Celali isyanları ve iç karışıklıkların getirdiği huzursuzluklar, konar göçerlerin yerleşik hayata zorlanması, beraberinde işsizlik, ekonomik sıkıntı ve ahlaki çöküntüyü getirmiştir. Fakat, artan bu sefalete karşılık başta devlet erkânından başlamak üzere sefahat da artmış, israf ve lüks merakı herkesi sarmıştır. Bu dönemde kaleme alınan layihalarda, devlet adamları ve halktaki gösteriş ve lüks merakının yaygınlaşması, rüşvetin artması sık sık eleştiri konusu edilmiştir. Bu asırda, Paris’te Turquerie diye Türk giyim kuşam tarzı moda olurken, Osmanlılarda da Batı taklit edilen prestij kültür hâline gelmiştir.

                Osmanlı’daki zihniyet değişiminde, batılı ülkelerle artan ilişkilerin ve kurulan elçiliklerin özel bir önemi vardır. Elçiliklerde seküler bir anlayışla kendisini yetiştirmeye başlayan Osmanlı aydınları, modernleşme eğilimini besleyen temel kaynak olmuştur. Lale Devri’nden sonra, İstanbul’a gelen elçilerin beraberinde getirdiği bilginler ve sanatkârlarla elçiliklerde yapılan toplantılar, Batı kültür ve yaşam tarzının aktarılmasında birinci derecede rol oynamıştır. III. Ahmet döneminde, İstanbul’a gelen sefirler, sık sık eğlenceler, balolar, tiyatrolardüzenlerler ve bunlara Türkleri de davet ederler. Aslında, Osmanlı topraklarındaki bu tür toplantıların tarihi XVI. asra kadar gitmektedir. Osmanlı’yı merak eden çeşitli seyyahlar ve gezgin kumpanyaların İstanbul’a gelerek kendi sanatlarını icra ettikleri bilinen bir husustur. Bunlar, batılılaşma eğilimini besleyen temel faktörler olmaktan ziyade, Türk ve Batı kültürünün karşılıklı temasını sağlayan hususlar olarak önem arz ederler. Aynı şekilde, Osmanlı topraklarında varlıklarını sürdüren Levantenler, azınlıklar ve “mühtedi” (İslamiyeti sonradan kabul eden)lerin de benzer bir etkisi olmuştur. Bunlar, Türklerden önce Avrupa ile münasebet kurmuşlar, giyim kuşamlarını, yaşam tarzlarını Fransızlara benzetmeye çalışmışlardır. Bilhassa, batılı mimari ögelerin Osmanlı’ya taşınmasında azınlıklara mensup sanatkârların önemli bir rolü olmuştur.

                Bunların sonucu, öncelikle devlet erkânı arasında batılı yaşam tarzına karşı bir merak başlamıştır. Esma Sultan, Avrupalı kadını tanımak için La Baronne de Tott’u saraya davet etmiştir. III. Selim’in kardeşi Hatice Sultan da, Danimarka maslahatgüzarı Baron de Hubs’ün Büyükdere’de yaptırdığı köşkünden ve bahçesinden çok etkilenmiş; özellikle bahçenin bir benzerine sahip olabilmek için Danimarka kralının yanında görev yapan Alman asıllı mimar ve ressam Antoine Ignace Melling (1763-1831)’i İstanbul’a getirtmiştir (1782). Hatice Sultan’ın hizmetine giren Melling’in ilk işi, Ortaköy’deki Neşatabad Sarayındaki klasik tezyinatı kazıyıp yerine barok ve rokoko süslemeler yapmak olmuş, köşkün bahçesini de labirent şeklinde yeniden düzenlemiştir. Kaynaklarda, III. Selim ve Hatice Sultan’ın bu labirentlerde çocuklar gibi oynayıp şen kahkahalar attığı anlatılır. Melling, İstanbul’un birçok yerine Avrupai tarzda bahçeler yapmış, aynı zamanda hayran kaldığı İstanbul’un her tarafını tuvaline aktarmıştır (Bu resimlerin tıpkıbasımı için bk. Melling 1969). Fakat onun bu faaliyetlerinden Haremağası rahatsız olmuş ve kendisini sürgüne göndermiştir.

                Paris’e 1720/21’de elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Sefaretname’si, zihniyet dünyasındaki değişimi/çözülüşü göstermesi bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Batı kültür ve medeniyetine duyulan hayranlık bu eserde olduğu kadar, daha önce hiçbir eserde ifade edilmemiştir. Yönetim kesiminde kendisini hissettirmeye başlayan batılılaşma eğilimi, öncelikle savunma alanında kendisini göstermiş; bu eğilim saray, ordu ve resmî kurumlardan başlayarak, başta mimari olmak üzere, musiki, tezyinat(takı), giyim kuşam ve hayat tarzını da etkilemeye başlamıştır. Fakat bu etkileşim, XIX. asra kadar daha çok teknik unsurlarla sınırlı kalmış; XIX. asırdan bilhassa II. Mahmut’tan itibaren eskinin içe dönük yapısı terk edilerek dışa dönük bir yaşam tarzı oluşmaya başlamış; idare, kanunlar ve hatta âdetlerde Batı’dan iktibaslar başlamıştır. Bu değişim, daha çok şehir hayatında ve bilhassa yönetim kesimi arasında kendisini göstermiştir. Çünkü, şehirlerin büyük bir kısmı hâlâ bağ ve bahçelerle çevrili kasaba görünümünden kurtulamamıştır. Bu sebeple, bilhassa İstanbul’da görülen değişime karşılık, taşradaki gündelik hayat eski hâliyle, mistik tevekkül anlayışı içinde uzun yıllar devam etmiştir.

                Bu asırda, hayatı daha çok medrese, cami, iş ve ev arasında geçen Osmanlı insanının hayatında, artan yoksulluk ve işsizlikle beraber ahlaki çöküntü ve kültürel sapmalar kendini daha fazla göstermeye başlamıştır. Fakat yükseliş çağlarında kültürel aktarmalar herhangi bir problem oluşturmazken, çöküş dönemlerinde giyim kuşam gibi kültürel kimliği yansıtan aktarmaları reddetme eğilimi. Bu sebeple, kadınların kılık kıyafette “kefere avretleri”ni taklit etmeye başlamaları, ziynet ve güzelliklerini gösteren kıyafetler giymelerinin yaygınlaşması bir fermanla yasaklanmıştır. Osmanzade Taip’in, Osmanlı’y

a sığınan İsveç kralına kaside yazan Kâtibzade Sakıp hakkında kaleme aldığı hicviyesinde;

Bisât-ı işret ü âlât-ı tersâyî müheyyadır/ İşret elbiseleri ve Hristiyan eşyaları hazır
Fakat yanında noksânı çelîpâ ile bir meçdir/ Fakat yanında noksanı haç ile bir asadır.

diyerek, yeme içme, döşeme ve kıyafetlerdeki frenkleşmeyi eleştirmesi, kültürel kimlikle ilgili aktarmalara duyulan öfkeyi dile getirmektedir. Eskinin kitap okunan, şiirler söylenen kıraathane özelliğindeki kahvehaneleri, bu asırda sazendesi, hanendesi ve köçeği ile yeniçerilerin ve işsiz güçsüz takımının toplandığı, isyan hazırlıklarının yapıldığı fesat merkezleri hâline gelmiştir. Bu sebeple kahvehanelerin hepsi 

birkaç defa yıktırılmış, fakat kısa bir sürede yeniden çoğalmıştır.

                İmparatorluktaki iktisadi çöküntüyü ve gerileme sürecini hızlandıran sebeplerden biri de, XVI. yüzyılın başlarından itibaren dünya ticaret yollarının değişmesidir. XVII. Asrın başlarından itibaren İngiliz ve Hollandalıların Güney ve Güney-Doğu Asya’da egemenlikler kurmaya başlaması, dünya ticaret yollarının açık denizlere geçmesi; Doğu-Batı ticaret yollarında bulunan bir ülke olarak büyük bir yarar sağlayan Osmanlıları, dünya ticaretinin önemli bir kısmından mahrum bırakmıştır.

 

                XVIII. asırdan itibaren, İmparatorlukta Avrupa devletlerinin, elçilik, para ve istihdam imkânlarıyla varlığı, Osmanlı ekonomisinin Batılarla ilişkisini sıklaştırmıştır. Ticaretteki Doğu-Batı dengesi Batı lehine bozulmakla birlikte ekonomide kısmi bir rahatlamaya yol açmıştır. Fakat bu rahatlama, uzun süren Avusturya savaşları, Celali isyanları, ticaret yollarının eşkıya tarafından kesilmesi, tarım üretiminde görülen önemli düşüşler sebebiyle, 1760’lardan sonra yerini uzun süreli bir bunalıma bırakmıştır.

Bilim ve Kültür Hayatı

                Siyasi ve toplumsal hayattaki çözülme olgusu karşısında, ıslahatname yazma geleneği bu asırda oldukça yaygınlaşmıştır. Nizam-ı Cedit’e kadar yazılan layihalarda çözülmenin sebebi olarak idari yozlaşma, adaletin terki, zulüm, rüşvet, iltimas ve ihmal gibi hususlar ileri sürülmüş, çare olarak “kanun-i kadim”i ihya etme gösterilmiştir. Nizam-ı Cedit’le birlikte, Batı’da meydana gelen değişmelerden haberdar, iç ve dış gelişmelere vakıf ıslahat yazarları görülmeye başlamıştır. Fakat, layiha yazarlarının ruhen Batı’ya açık olmakla birlikte, Batı kültürü hakkında yeterli bilgi sahibi olmamaları; onların askerî tedbirler dışında, hukuka bağlanma ve “kanun-ı kadim”e dönme gibi önerileriyle gelenekçi nasihatçiler çizgisinde kalmalarına sebep olmuştur. III. Selim’e, ikisi yabancı yirmi iki bürokrat tarafından sunulan layihalar da, büyük ölçüde askerî tedbirler çerçevesinde kalan, sathi, öze inemeyen tespitlerden öteye geçememiştir. İbrahim Müteferrika, Penah Efendi ve Ratip Efendi’nin layihaları ise, Batı’daki gelişmelerden bahsetmesi ve Osmanlılarla karşılaştırmaya gidilmesi bakımından diğerlerinden ayrılmaktadır.

                İbrahim Müteferrika, Usulü’l-Hikem fi-Nizami’l-Ümem adlı eserinde, devletin geri kalması ve çeşitli devlet yönetim şekilleri (monarşi, aristokrasi ve demokrasi) hakkında bilgi vererek, modern devletlerin akla dayanan yöntemlerle yönetildiğini, bu yönetim şeklinde din ve gelenekten ziyade bilgi ve bilimin önemli olduğunu anlatmış; devletin geri kalış sebepleri konusunda diğerlerinden farklı olarak dış dünya hakkındaki bilgisizliği göstermiştir.

                Bu asırda, Osmanlılarla Avrupalılar arasında gerçekçi karşılaştırmalar yapan bir diğer elçi-düşünür, III. Selim döneminde Viyana’ya giden Ebubekir Ratip Efendi olmuştur. Ratip, sefaretnamesinde Avusturyalıların tarım, ekonomi, adalet ve sağlık kurumları hakkında bilgi vermiş, ayrıca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmış olduğuna temas etmiştir.

                Bu asrın diğer düşünürlerinden Ahmet Resmî Efendi’nin Hülasatü’l-İtibar adlı eseri ise Osmanlı insanının büyük çoğunluğuyla değişen dünyadan haberi olmadığını göstermektedir. 1757 yılında gönderildiği ve dört ay kaldığı Viyana elçiliğiyle ilgili izlenimlerini anlattığı Sefaretname’sinde, Avusturya’nın yönetim biçimi ve kendisine oldukça ilginç gelen halkın hayat tarzıyla ilgili bilgi vermiş; kraliçenin kıtlık zamanında pahalı satmak üzere elde ettiği ürünleri ambarlarında sakladığını, zenginlerinin kuşluk vaktine kadar uyuduklarını, sonra üçer beşer mesire yerlerine gittiklerini, geceleri de opera ve komedya tabir olunan “hayalhane”de vakit geçirdiklerini, sabaha kadar sohbet edip sokaklarda gezdiklerini anlatmıştır. Resmî’nin açık ve cesur bir dille kaleme aldığı layihaları ise, III. Selim’in reform çalışmalarının ana konusunu teşkil etmiştir.

                Osmanlı bilim hayatında da XVI. asrın sonlarından itibaren kendisini göstermeye başlayan tedrici bozulma, XVII. asırdan itibaren Osmanlılarla Avrupalılar arasındaki farkın daha da derinleşmesine sebep olmuştur. Önceki asırda başlayan ıslah çalışmaları bu yüzyılda da devam etmiş, III. Ahmet ve I. Mahmut dönemlerinde ilmiyenin ıslahıyla ilgili fermanlar çıkarılmış, bilhassa III. Selim zamanında da bu konudaki çalışmalara büyük bir önem ve öncelik verilmiştir. Bu konuda atılan adımlardan en önemlisi, Avrupa’dan iki asır sonra matbaanın kurulmasıdır (1726). Bundan önce de Osmanlılarda, azınlıklar tarafından kendi dillerinde kitap basan matbaalar kurulmakla birlikte bunlar uzun ömürlü olmamıştır. Matbaanın kurulması Osmanlı bilim hayatının modernleşmesinde önemli bir adımdır. III. Ahmet, matbaanın kurulmasının yanında çeviri faaliyetlerini de desteklemiştir. Damat İbrahim Paşa’nın 1720 yılında kurduğu otuz kişiden oluşan tercüme heyeti, Osmanlılarda devlet tarafından kurulan ve maaşlarını hazineden alan ilk entelektüel teşebbüs olması sebebiyle ayrı bir öneme sahiptir.

                Avrupa’dan sadece ihtiyaç duydukları teknolojik gelişmeleri alan Osmanlılar, XVIII. asırdan itibaren Batı biliminden selektif(seçici) aktarmalar yapmaya, bilim geleneğinde İslam geleneğinden Batı bilimine tedrici bir şekilde geçmeye başlamışlardır. Fakat klasik geleneği takip eden ilim adamları her dönemde olmuştur. Yazılan eserlerde ve çevirilerde ilk kez modern matematik ve fizikle ilgili bilgiler verilmiştir. Fransa elçisi Marqius de Villeuve’nin İstanbul’da bulunduğu sırada (1728-1741), Reisülküttap Mustafa Efendi’den rica etmesi üzerine yazılan Kevakib-i Seb‘a adlı eserde, Osmanlıda uygulanan ilim ve öğretim usulü hakkında bilgi verilmiştir. Bu eserde, akaid, fıkıh, mantık, matematik, astronomi, anatomi ve tıbbın faydalı; felsefe ve astrolojinin zararlı; şiir ve edebiyatın ise ne zararlı, ne de zararsız bilimler olarak sayılması, müspet ilimlerdeki gelişmelerin ferdî çalışmalar dışında henüz eğitim hayatında gerekli karşılığı bulamadığını göstermektedir. XVIII. asrın sonlarına doğru ise modern bilimler, askerî alandaki yenileşme çalışmalarıyla eğitim hayatına girme fırsatı bulmaya başlamıştır. Bu okullarda harp sanatı, matematik gibi dersler yabancı uzmanlarca verilmiş, Mühendishane-i Bahrî-i Hümayun’da eğitim Fransızca yapılmıştır. Bilim hayatındaki bu gelişmeler modernleşme sürecinde önemli kilometre taşlarıdır. Fakat, askerî eğitim veren bu tür kurumlarda batılı anlamda yeni bir eğitim anlayışı doğmaya başlamakla birlikte; siyasi istikrarsızlıklar, yetişmiş eleman eksikliği, yabancı uzmanların Türkçe bilmemeleri, yenileşme çabalarından beklenen sonucun alınmasını engellemiştir. Çünkü, bir kültür unsuru olarak modern ilim metotlarının transferi de, uygun sosyo-psikolojik ve maddi şartları, bu metotların yerleşip devamını sağlayabilecek belli bir sosyal-kültürel çevrenin çıkmış olmasını gerektirir. Bunun olmaması, XVI. asırda kurulan modern rasathanenin yaşayamamasına, bu asırdaki matbaa ve mühendishanenin sürekli bir varlık ve gelişme gösterememesine sebep olmuştur.

                Osmanlı devlet ve zihniyet yapısında XVI. asrın sonlarında başlayan çözülme, sanat hayatında öncelikle üretimin sayıca azalmasında kendisini göstermiş; XVIII. asırdan itibaren Batı etkisi başta mimari olmak üzere, müzik, resim, gibi bütün sanat dallarını etkisi

altına almıştır. Bunlar içinde batılı öğelerin en hızlı uygulandığı sanat dalı mimari olmuştur. XVII. asrın mimarisi, geleneksel konu ve biçimlerin kendi kuralları içinde yenilenmesi ve yeni ilişkilerin aranmasıyla oluşan Klasik Sonrası Dönemdir. XVIII. asrın başından itibaren kendisini hissettirmeye başlayan Batı medeniyetine hayranlık, Viyana ve Paris’te kurulan elçiliklerin iki kültür arasındaki alışverişi güçlendirmesinin etkisiyle bilhassa asrın ikinci yarısından itibaren nitelik değişimini beraberinde getirmiş, bu dönemden itibaren Batı sanat ve mimarisine tedrici bir açılma başlamıştır. Nitelik değişiminin şekil düzeyinden ilke, teknik ve malzeme konusunu zorlayan boyutlara varması ise XIX. yüzyılda gerçekleşmiştir.

                XVIII. yüzyıl Avrupa’sı, İtalyan barokuna karşı tepki olarak ortaya çıkan Fransız rokokosunun etkisi altındadır. XIV ve XV. yüzyıl Fransız sarayının beğenisini oluşturan rokoko bu asırda oldukça yaygınlaşmış, Avrupa’da Paris, Versailles ve Mary saraylarının benzerleri çoğalmıştır. “Tasarım ilkeleri eğri çizgilere ve oval biçimlere dayalı” akıcı, hareketli ve yumuşak bir mekân mimarisi olan baroka karşılık, Fransız rokokosu geçmiş klasik üslubu korumuştur. XVIII. asrın sonlarında ise barok ve rokoko üslubunun yerini Napolyon yönetimini simgeleyen ampir üslup almıştır. XIX. asrın ikinci yarısında sanayi devriminin ardından ise seçmeci üslup egemen olmuştur. Lale Devri ile Batı’ya açılmaya başlayan Osmanlı sanat ve mimarisi ise, önce rokoko, sonra da barok, ampir ve seçmeci üslupların etkisi altında kalarak yerel üsluplarını oluşturmuştur. Bazı sanat tarihçileri, bu dönem mimarisi için Osmanlı baroku terimini kullanmakla birlikte, gerçek anlamda bir barok üsluptan söz edilemez. Osmanlı mimarları, hem barok hem de rokoko üsluptan etkilenmişler ve bunlara ait motifleri geleneksel mimariye aşılamışlardır. Yirmisekiz Çelebi Mehmet döndükten sonra, Fransız sarayları, bahçeleri, fıskiyeleri, caddeleri ve saray yaşantısı Osmanlı saray çevresinde büyük bir ilgi uyandırmış ve III. Ahmet tarafından Fransız sarayları örnek alınarak Sadabad sarayı yaptırılmıştır.

                XVIII. asırda cami tasarımında da önemli bir sapma görülmektedir. Rokoko ve barok üslupların etkisiyle, klasik dönemin geometrik yapısı ve kütle dengesini sarsıcı öğeler bu yüzyıl içinde Osmanlı mimarisine sızmaya başlamış; düşeysellik, hareketlilik, ışık-gölge ve aydınlık gibi kavramlar XVII. yüzyılda klasik üslubun sınırları içinde değerlendirilirken, bu asırda mimari biçimin tanımlanmasında birinci öncelikler olarak vurgulanmıştır.

                I. Mahmut devrinde yapımına başlanan Nuruosmaniye Camii (1755), temelinde Osmanlı kimliğini koruyan asrın en güçlü barok yapısı olarak biçimlenmiştir. Bu eserde, kubbe kasnağı yükselmiş, pencereler dikine genişlemiş, minareler incelmiş ve uzamış, sebiline de barok üslubuna has bir hareketlilik verilmiştir. I. Mahmut’un, bu cami için Avrupa’dan planlar getirttiği fakat ulemanın karşı çıkması sebebiyle seçtiği planı tam olarak uygulayamadığı söylenmektedir. Bu üslup, II. Mustafa’nın tahta çıktığı yıl yapımına başlanılan Ayazma Camisi (1757) ve Laleli Camisi (1763)’nde de sürdürülmüştür.

                Çeşme tasarımında da bu asırda rokoko ve barok üslupların etkisiyle kütle plastiği, düzenleme ve bezemede zengin bir çeşitlilik görülmektedir. Bunlardan Sultan Ahmet Çeşmesi (1728), dört küçük kubbeyle donatılmış kırma çatısı ve geniş kıvrımlı saçağıyla, planlaması ve malzeme kullanımı bakımından klasik üsluptan ayrılmıştır. Çeşmenin cepheleri klasik üslupta düzenlenmekle birlikte, stilize ve doğal öğelerin aynı yapıda birlikte kullanımı dönemin çelişkili tutumunu göstermektedir. Çeşme mimarisinde 1740’a kadar bezeme ilkelerinde görülen çözülmeden sonra, önce rokoko sonra da barok özellikler belirmeye başlamıştır. Kabataş Mehmet Emin Ağa Çeşmesi (1740), Karacaahmet Sadettin Efendi Çeşmesi (1741), değişimin ilk belirtilerini sergiler. Barok üslup en etkili şekilde II. Osman Çeşmesinde (1756) kendini göstermiştir. Bunlar, bu asırda klasik mimarinin temel özellikleriyle varlığını sürdürdüğünü, barok ve rokoko üslupların etkisinin ise ayrıntılarda kaldığını göstermektedir.

                Resimde ise, mimariye göre batılı resim anlayışına geçiş daha uzun sürmüştür. Duvar resminde klasik gelenekten ilk kopmalar, XVIII. asrın ikinci yarısında rokoko ve barok bezeme öğelerinin arasına manzara, sepet ve meyve tasvirlerinin girmesiyle başlamıştır. Figür betimlemesi ise XIX. asrın ikinci yarısında ele alınmıştır. Derinlik, uzaklık, gölgeleme, tonlama, kütle, hareket, kişilik gibi batı resmine özgü nitelikler birbirinden bağımsız olarak uygulanmış, ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısında tümüyle ele alınmış ve tuval üzerine yağlı boya tekniğiyle tablolar yapılmaya başlanmıştır. Tezhipte de diğer sanat dallarına benzer gelişmeler görülmüştür. XVIII. asırda, bir taraftan klasik süsleme üslupları yeni bir ruhla canlandırılmaya çalışılırken, bir taraftan da batıdan gelen barok ve rokoko bezeme üsluplarının motifleri repertuara girmeye başlamıştır. Bu tür aktarmalarda, titiz bir seçicilik gösterilmiş, toplumun zevkine ve ihtiyaçlarına uygun olanlar tercih edilmeye çalışılmıştır.

                Diğer sanat dallarında görülen batı etkisi musikiye yansımamıştır. Türk musikisinin gelişme safhaları her zaman iktisadi ve siyasi gelişme safhalarıyla paralellik göstermemiştir. En büyük bestekârlar ve eserler çöküşün ilerlediği, belki de sefaletin artmasıyla sefahatin de artmasından olsa gerek, XVIII ve XIX. asırlarda ortaya çıkmıştır. Lale Devri’nin yaşama coşkusunu şiirde Nedim, musikide Mustafa Çavuş temsil etmiştir. Onun, devrin ağdalı klasik eserler arasında açılmış bir parantez niteliğinde kalan hareketli, lirik, neşeli şarkıları bugün bile zevkle çalınıp söylenmektedir. Osmanlı hanedanının en ünlü bestekârı, şair, neyzen ve tamburi III. Selim’in sanat çevresi ise, Osmanlı musikisinde son ihtişamın yaşandığı bir yenilik sahnesi olmuştur.

                Karlofça’dan itibaren belirgin bir şekilde kendisini hissettirmeye başlayan sosyal ve siyasi yapıdaki çözülüş, bilim, kültür ve sanat eserlerinde etkisini göstermeye başlamakla birlikte; eskinin bütün heybetiyle varlığını sürdürdüğü bir dönemde bunlar dağınık, birbirinden kopuk arayışlardan öteye geçememiştir. Çünkü devri peşinden sürükleyebilecek bir fikir akımı veya bir ekol bu asırda henüz ortada yoktur. Felsefi olmaktan ziyade pragmatik bir yapıya sahip olan Osmanlı düşünce hayatı, altı asır boyunca bazı sapma teşebbüsleri dışında Arap ve Fars düşünürlerine ait eski ilmî ve fikrî eserlerin yeniden yorumlanmasına ve günlük hayatın pratik ihtiyaçlarına cevap vermeye dayalı bir gelişim göstermiş, yeni bir yaratıcılık ve dirilişten yoksun kalmıştır. Buna karşılık, mimari, edebiyat gibi sanat dallarında, düşünce hayatının pragmatik özelliğinden olsa gerek, ortak medeniyet içinde zirvelere ulaşılmıştır.

Barok: XVI ve XVII. Yüzyıllarda mimaride kullanılmaya başlayan ve resim, heykel, müzik ve edebiyata da geçen bir üslup, bir sanat akımı. İtalya’da ortaya çıkan bu üslup, oradan Avrupa’ya yayılmıştır. Mimaride, klasik üslupla fantastik (hayalî) öğelerin sentezini; edebiyatta ise abartılı üslubu ifade eder.

Rokoko: Barok üsluba tepki olarak XVII. yüzyıl ortalarına doğru ortaya çıkan bir üslup, bir akımdır. Baroka göre, daha ince ve daha zarif bir stildir.

Kaynak:

XVIII. YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI
T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2459 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1431