Nazım HİKMET

NÂZIM HİKMET (RAN)

 (1902, Selanik-1963, Moskova, SSCB)

        Türkiye'de serbest nazmın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin öncüsü. Uluslararası bir üne ulaşmış, adı 20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılmıştır. Bazı kaynaklarda, 20 Kasım 1901'de doğduğu, 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye, aile çevresinde bu tarihin 15 Ocak 1902 olarak anıldığı, kendisinin de bunu benimsediği söylenir.

AİLESİ VE YETİŞMESİ

       Baba tarafından dedesi Nâzım Paşa valiliklerde bulunmuş, özgürlükçü, şairliği olan bir kişiydi. Mevlevi tarikatındandı. Midhat Paşa'nın yakın arkadaşıydı. Babası Hikmet Bey ise Mekteb-i Sultani (sonradan Galatasaray Lisesi) mezunu, Kalem-i Ecnebiye'ye bağlı bir memurdu. Dilci, eğitimci Enver Paşa'nın kızı olan annesi Celile Hanım, Fransızca konuşan, piyano çalan, ressam denecek kadar iyi resim yapan bir kadındı. İlkokulu bitirince, arkadaşı Vâlâ Nurettin'le (Vâ-Nû) birlikte Mekteb-i Sultani'nin hazırlık sınıfına yazıldı. Ertesi yıl ailesinin paraca sıkıntıya düşmesi yüzünden bu masraflı okuldan alınarak Nişantaşı Sultanisi'ne verildi. Bu arada dedesi Nâzım Paşa'nın etkisiyle şiirler de yazmaya başlamıştı. Nâzım 1917'de girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi'ni 1919'da bitirip "Hamidiye" kruvazörüne güverte subayı oldu. Aynı yılın kışında, son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığı tekrarladı. Uzun süren bir tedavi ve dinlenme döneminden sonra bile kendini toparlayamadığı görülünce, sağlık kurulu raporuyla, 17 Ma¬yıs 1920'de askerlikten çürüğe çıkarıldı.

        Bu arada hececi şairler arasında genç bir ses olarak oldukça ünlenmişti. Bahriye Mektebi'nde tarih ve edebiyat öğretmeni olan, ayrıca aile dostu olarak evlerine de gelip giden Yahya Kemal'e büyük hayranlık duyuyor, yazdığı şiirleri ona gösterip eleştirilerini alıyordu. 1920'de Alemdar gazetesinin açtığı bir yarışmada ünlü şairlerden oluşan seçici kurul birincilik ödülünü Nâzım'a vermiş, Faruk Nafiz (Çamlıbel), Yusuf Ziya (Ortaç), Orhan Seyfi (Orhon) gibi genç ustalar ondan sevgiyle söz eder olmuşlardı.

ANKARA'YA İLK GİDİŞİ

       İstanbul'un işgal altında olduğu günlerde Nâzım coşkun bir vatan sevgisini yansıtan direniş şiirleri yazıyordu. 1920'nin son günlerinde yazdığı "Gençlik" adlı şiiri gençleri ülkenin kurtuluşu için savaşmaya çağırmaktaydı.

      1 Ocak 1921'de ise Mustafa Kemal'e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla Nâzım ve üç şair arkadaşı Faruk Nafiz, Yusuf Ziya ve Vâlâ Nurettin, Sirkeci'den kalkan "Yeni Dünya" vapuruna gizlice bindiler. İnebolu'ya varınca, Ankara'ya geçebilmek için 5-6 gün izin ve yol parası beklemeleri gerekti. Ama Ankara'dan yalnız Nâzım'la Vâlâ Nurettin'e izin çıktı.

       İnebolu'da geçirdikleri günlerde, Anadolu’ya geçmek üzere, onlar gibi izin bekleyen, Almanya'dan gelme genç öğrencilerle tanışmışlardı. Aralarında Sadık Ahi (sonradan Mehmet Eti adıyla CHP milletvekili), Vehbi (Prof. Vehbi Sandal), Nafi Atuf (Kansu) (sonradan CHP genel sekreteri) gibi kimseler de bulunan bu öğrenciler Spartakistler olarak anılıyor, sosyalizmi savunuyor, Türkiye'nin Misak-ı Milli sınırlarını ilk tanıyan ülke olarak SovyetlerBirliği'nden övgüyle söz ediyorlardı. Bunlar Nâzım Hikmet ile Vâlâ Nurettin için yepyeni bilgilerdi.

        Ankara'ya vardıklarında kendilerine verilen ilk görev İstanbul gençliğini milli mücadeleye çağıran bir şiir yazmak oldu. Üç gün içinde yazıp bitirdikleri bu üç sayfadan uzun şiir Matbuat Müdürlüğü'nce, 1921 Mart'ın- da 10 bin adet bastırılıp dağıtıldı. Şiirin yankıları o kadar büyük oldu ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) üyeleri böyle güçlü bir çağrının doğurabileceği sorunların nasıl çözüleceğini tartışmak gereğini duydular. Bu arada Celile Hanım'ın uzaktan akrabası olan İsmail Fazıl Paşa, yazdıkları şiirle ortalığı karıştıran bu iki yetenekli şairi Meclis'e çağırarak Mustafa Kemal Paşa'ya takdim etti. Kısa bir süre sonra da ikisi öğretmen olarak Bolu'ya atandılar.

        Bolu'da Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili Ziya Hilmi eşrafın, din adamlarının daha baştan benimsemedikleri, kalpak giyen, camiye gitmeyen bu iki genç öğretmeni korudu. Bilgili bir kişi olan Ziya Hilmi onlara Fransız Devrimi'ni anlatıyor, Lenin' den, Kautsky'den söz ediyor, Sovyetler Birliği'ni görmek istediğini söylüyordu.

MOSKOVA'YA GİDİŞİ

       Tutucu çevrelerin baskısına, gizli polis örgütünün güvensizlik belirten davranışları da eklenince, Bolu'da barınamayacaklarını anlayan Nâzım'la Vâlâ Nurettin Ziya Hilmi'nin etkisiyle, Moskova' ya gitmeye karar verdiler. Batum'dan Moskova’ya geçerek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesine (KUTV) yazıldılar.

       Nâzım serbest müstezatı, Fransız şiirinin serbest ölçüsünü biliyordu. Batum'da İzvestiya gazetesinde gördüğü, büyük bir olasılıkla Mayakovski'nin yazdığı bir şiirin uzunlu kısalı dizelerine, merdivenli istifine ilgi duymuş,ama Rusça bilmediği için içeriğini anlayamamıştı. Moskova'ya giderken geçtikleri açlık bölgelerinde gözlediklerinin etkisiyle yazmaya giriştiği "Açların Gözbebekleri" şiirini hece ölçüsüne sokamadığını görünce, İzvestiya'daki şiirin biçimsel çağrışımlarından güç alarak, daha serbest yazmayı denedi. Ortaya yer yer hece kalıplarıyla kurulmuş olsa da, kurallara uymayan, serbest bir ölçü çıktı. Nâzım'ın içine girdiği yeni dünyanın düşünce ve duygu yükü altında, bu serbest ölçüyle yazdığı şiirler birbirini izledi. Rusça öğrenince genç Sovyet şairlerini okumaya başladı. Bunlar İtalya'da Marinetti'nin başlattığı gelecekçilik akımının etki alanında yazan, geçmişi yadsıyarak her şeyi gelecekte gören devrimci şairlerdi.

TÜRKİYE'YE DÖNÜŞÜ VE İLK MAHKÛMİYETİ

      Bu dönemde yazdığı şiirlerden bazılarını 1923'te Yeni Hayat, Aydınlık gibi dergilere göndererek yayımlatan Nâzım, üniversiteyi bitirince Ekim 1924'te gizlice sınırdan geçerek Türkiye'ye gitti. Aydınlık dergisinde çalışmaya başladı. İstanbul'da polisçe izlendiğini anlayınca, bir basımevi kurmak için İzmir'e geçti. Şubat 1925'te Şeyh Said Ayaklanmasının başlaması üzerine, 4 Mart 1925'te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Bazı gazeteler, dergiler kapatıldığı gibi, 1 Mayıs 1925'te yayımlanan bir bildirge dolayısıyla Aydınlık dergisi çevresindeki yazarların çoğu da tutuklandı. Ankara'da İstiklal Mahkemesi'ndeki dava 12 Ağustos 1925'te sonuçlandığında Nâzım'ın da gıyaben 15 yıla mahkûm edildiği görüldü. Bunun üzerine Nâzım, saklanmakta olduğu İzmir'den İstanbul'a geçip gizlice yurtdışına çıktı ve yeniden Sovyetler Birliği’ne gitti. Cezasının, 1926'da Cumhuriyet Bayramı nedeniyle çıkarılan af kapsamına girdiğini öğrenince, resmen yurda dönebilmek için pasaport isteğiyle Türk elçiliğine başvurdu. Ama olumlu bir karşılık alamadı. Bu arada 28 Eylül 1927'de İstanbul'da dağıtılan bildiriler yüzünden açılan bir davada gizli parti üyesi olmakla suçlanarak, gene gıyaben 3 ay hapse mahkûm edildi.

      1928'de Bakü’de ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü'nü yayımlattı ve aynı yılın ekim ayında da, gıyaben aldığı mahkûmiyetlerden temize çıkmak için gene gizlice sınırı geçerek Kafkasya'dan Türkiye'ye girdi. Rize Mahkemesi'nde yargılanarak 3 gün hapis cezası aldı. 14 Ekim 1928'de kelepçeli olarak Ankara'ya götürülüşü gazetelerde eleştirilere yol açtı. Sorgu yargıcınca tutuklanıp ertesi gün mahkemeye çıkarıldı. Duruşmalar 23 Aralık 1928'de sona erdi. Verilen karar Aydınlık dergisinde çıkan şiirlerde suç öğesi bulunmadığı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin gıyaben verdiği 3 aylık ve Rize'deki mahkemenin sahte pasaport taşımaktan verdiği 3 günlük cezaların birleştirilerek uygulanması yolundaydı. Ama tutukluluk süresi zaten 3 ay 3 günü geçtiği için Nâzım serbest bırakıldı.

"PUTLARI YIKIYORUZ"

      İstanbul'da M. Zekeriya Sertel'in çıkardığı Resimli Ay dergisinin yazı kadrosuna katıldı. Bir yandan şiirlerini yayımlıyor, bir yandan da edebiyatın yerleşmiş değerlerine karşı sert çıkışlar yapıyordu. "Putları Yıkıyoruz" başlığı altında 1929 ortalarında Abdülhak Hamit (Tarhan), Mehmet Emin (Yurdakul) gibi şairlere yönelttiği saldırılar basında büyük yankılar uyandırdı. Aynı yılın mayıs ayında yayımlanan 835 Satır adlı kitabı ise büyük bir ilgiyle karşılandı. Bunu gene o yıl çıkan Jokond ile Sİ-YA-U, ertesi yıl çıkan Varan 3 ve 1+1=1 adlı kitaplar izledi. Temmuz 1930'da "Salkımsöğüt" ile "Bahri Hazer" şiirleri Nâzım' ın kendi sesiyle Columbia firmasınca plağa alındı. Yirmi günde tükenen bu plağın kahveler, lokantalar gibi halka açık yerlerde çalınmaya başladığı görülünce, polis duruma el koyup bazı uyarılara girişti ve firma plağın yeni baskılarını yapmaktan vazgeçti. Mayıs 1931'de, İçişleri Bakanlığı' nın emriyle Nâzım, ilk beş kitabındaki şiirlerinde "bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği" iddiasıyla mahkemeye verildi. Duruşma beraatla sonuçlandı.

      1932'de Benerci Kendini Niçin Öldürdü ve Gece Gelen Telgraf adlı şiir kitapları basıldı 1931-32 sezonunda Kafatası (1932), 1932-33 sezonunda Bir Ölü Evi (1932) adlı oyunları Darülbedayi'de (sonradan İstanbul Şehir Tiyatrosu) sahneye kondu. Bu arada yazdığı bir yergi şiiri ile Gece Gelen Telgraf kitabı için iki ayrı dava açıldı. Ama bu davalar Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünde çıkarılan af yasasıyla düştü. Aralık 1932'de ise, İstanbul'da dağıtılan bildiriler yüzünden toplu bir tutuklamaya girişildi, bu arada Nâzım Hikmet de tutuklandı. Haziran 1933'te Nâzım Bursa'ya gönderildi. Orada idam istemiyle açılan dava 31 Ocak 1934'te 5 yıl hapis kararıyla son buldu. Temyiz bu kararı bozduysa da, mahkeme 4 yıla indirerek hapis kararında direndi. Cumhuriyet'in onuncu yılında çıkarılmış olan af yasasıyla bu cezanın 3 yılı indirilince geriye 1 yıl kalıyordu. Oysa Nâzım bir buçuk yıldır tutukluydu. Böylece 6 ay alacaklı olarak cezaevinden çıkıp İstanbul'a gitti.

PİRAYE İLE EVLİLİĞİ

       1930'da tanıştığı ve 1931'de evlenmeye karar verdikleri halde, kovuşturmalar, tutuklanmalar yüzünden bir türlü evlenmeye olanak bulamadıkları Piraye Altınoğlu ile 31 Ocak 1935'te evlendi. Piraye Altınoğlu'nun ilk kocasından iki çocuğu vardı. Bu evlilikle Nâzım dört kişilik bir ailenin sorumluluğunu yüklenmiş oluyordu. Geçimini sağlamak için Akşam gazetesinde Orhan Selim takma adıyla fıkralar yazmaya başladı. Gene takma adlarla gazetelere romanlar, tiyatrolara operetler yazdı. Bu arada İpek Film'de de senaryo yazarlığı, dublaj ve film yönetmenliği gibi çeşitli işler yapmaktaydı.

       1935'te Taranta Babu'ya Mektuplar adlı şiir kitabını yayımladı. Unutulan Adam (1935) adlı oyunu Şehir Tiyatrosu'nda sahneye kondu. 1936'da Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı adlı şiir kitabı ile Alman Faşizmi ve Irkçılığı adlı çeviri derlemesi yayımlandı.

1938 HARP OKULU OLAYI

       1937'de açılan bir davadan beraat etmesinden kısa bir süre sonra, Nişantaşı'ndaki evine resmî giysili bir Kara Harp Okulu öğrencisi geldi. Bir provokasyonla karşı karşıya olduğuna kesinlikle inanan Nâzım, kendisine hayranlığını belirtmek için gelen bu genci birkaç sözle başından savdı.

        17 Ocak 1938 gecesi tutuklanıp kısa bir süre İstanbul Tevkifhanesi'nde bekletildikten sonra Ankara'ya, Harp Okulu Askeri Mahkemesi'ne gönderildi. Kesinlikle beraat edeceğini umduğu bu dava, 29 Mart 1938'de "askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik" suçundan 15 yıl ağır hapse mahkûm edilmesiyle sonuçlandı. 28 Mayıs 1938'de temyiz bu cezayı onayladıktan sonra Nâzım, Anka¬ra Cezaevi'nden alınarak İstanbul'da Sultan¬ahmet Cezaevi'ne, oradan da Silivri önlerinde demirlemiş bulunan "Erkin" gemisine götürüldü. Bu kez de Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nin açtığı davada yargılanarak 29 Ağustos 1938'de "askeri isyana teşvik"ten 20 yıl ağır hapse mahkûm oldu. İki cezası birleştirilince 35 yıl tutuyordu. Mahkeme bunu çeşitli gerekçelerle 28 yıl 4 aya indirerek karara bağladı. Nâzım 1 Eylül 1938'de İstanbul Tevkifhanesine, Şubat 1940'ta Çankırı Cezaevi'ne, Aralık 1940'ta Bursa Cezaevi'ne gönderildi.

CEZAEVİ DÖNEMİ

        Bu cezaevlerinde toplam 10 yılı aşkın bir zaman kalan Nâzım, yayımlama olanağı bulunmadığı halde sürekli olarak şiir yazdı. Cezaevlerinde tanıştığı, güç koşullar altında yaşayan, yoksul, acılı kişilerle dostluklar kurdu. Birçok yapıtını bu insanlara okuyup eleştirilerini alarak yazdı.

        1949 ortalarına doğru Ahmet Emin Yalman'ın Vatan gazetesinde yazdığı bir dizi yazı ve gazetenin avukatı Mehmet Ali Sebük'e yaptırdığı sekiz yazıdan oluşan bir inceleme sonucunda, kamuoyunda Nâzım Hikmet'in bir 

 

"adli hata" yüzünden cezaevinde olduğu görüşü ağırlık kazanmaya başladı. Ankara'da avukatlar, İstanbul'da aydınlar topluca imzaladıkları dilekçelerle cumhurbaşkanına başvurdular. Yurtdışında da sanatçıların, hukukçuların öncülüğüyle benzer girişimler yapıldı. Bu arada Birleşmiş Milletler'in danışma organlarından olan Uluslararası Hukukçular Birliği 9 Şubat 1950'de Nâzım Hikmet'in serbest bırakılması dileğiyle TBMM başkanına, milli savunma ve adalet bakanlarına birer mektup gönderdi.

CEZAEVİNDEN ÇIKIŞI VE TÜRKİYE'DEN AYRILIŞI

       Bütün bu girişimlerden bir sonuç alınamadığını gören Nâzım 8 Nisan 1950'de açlık grevine başladı. Kalbinden ve karaciğerinden rahatsız olduğu için hemen ertesi gün İstanbul'a götürülerek Cerrahpaşa Hastanesi'ne yatırıldı. Seçimleri kazanan Demokrat Parti'nin (DP) çıkardığı ve 15 Temmuz 1950'de yürürlüğe giren af yasasıyla cezaevinden çıktı. Yasanın 5. maddesine göre cezasının üçte ikisi af kapsamına giriyordu. 12 yıl 7 ay yatmıştı. 28 yıl 4 aylık cezasının geri kalanı affa uğruyordu.

       Nâzım hapisliğinin son yıllarında kendisini ziyarete gelen dayısının kızı Münevver Andaç'a âşık olmuştu. Hapisten çıkınca karısı Piraye'den ayrıldı. Gene İpek Film'de çalışmaya başladı. 26 Mart 1951'de, yeni eşi Münevver Andaç'tan bir oğlu oldu; adını Mehmet koydular.

       Nâzım hapisten çıkmıştı, ama polisçe sürekli ve açıkça izlenmekteydi. Evinin önünde hep bir cip bekliyor, nereye gitse polisler de arkasından geliyorlardı. Kitaplarını yayımlatma, oyunlarını oynatma olanağını bulamayacağı anlaşılıyordu. Kuvâyı Milliye Destanı'nın yayın hakkını alan bir yayınevi çıkmışsa da, kitap bir türlü yayımlanmıyordu.

      Bahriye Mektebi'nden mezun olduğu, güverte subaylığı yaptığı, hastalanarak çürüğe çıkarıldığı halde 49 yaşında askerliği için karar alınınca, Nâzım şubeden hazırlıklarını yapmak için bir haftalık izin aldı. 17 Haziran 1951 sabahı, askerlik işini düzeltmek amacıyla Ankara'ya gideceğini söyleyerek evden ayrıldı. 20 Haziran 1951'de Bükreş radyosundan Romanya'ya vardığı öğrenildi. Sonradan yazılanlara göre, akrabası olan Refik Erduran'ın kullandığı bir sürat motoruyla İstanbul Boğazı'ndan Karadeniz'e açılmış, Bulgaristan sahillerine çıkmayı düşünürken yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya'ya gitmişti. Oradan Moskova'ya geçmesi üzerine, 25 Temmuz 1951'de, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Münevver Andaç ile oğlu Mehmet ise polisçe yakından izlenmeye devam edildiler ve yurtdışına çıkmalarına uzun yıllar izin verilmedi.

MOSKOVA DÖNEMİ

        Dışarıda birçok uluslararası kongreye katılan, çeşitli ülkelere yolculuklar yapan Nâzım, büyük bir ün kazandı. Yapıtları çeşitli dillere çevrildi, pek çok kitabı yayımlandı. 1959'da, kendinden 30 yaş küçük, güzel bir kadın olantiyatro oyuncusu ve senaryo yazarı Vera Tulyakova ile evlendi. Bir süre sonra Münevver Andaç ile oğlu Mehmet bir İtalyan milletvekilinin yatıyla Ayvalık'tan Yunanistan'a geçme olanağını elde edip, oradan Polonya'ya gittiler. Ama Moskova'dan kendilerini görmeye gelen Nâzım, âşık olup kocasından ayırarak evlendiği Vera Tulyakova'dan ayrılmayı kabul etmedi, onları Polonyalı dostlarına emanet ederek geri döndü.

       Nâzım 1952'de ağır bir enfarktüs geçirmiş, uzun süre kontrol altında yaşamıştı. 1963 yılı başlarında kocadığını, ölümü düşündüğünü söyleyen şiirler yazmaya başladı. Aynı yıl bir kalp krizi sonucu öldü. Moskova'da Novodeviçiy Mezarlığı'na gömüldü.

DEĞERLENDİRME

       Nâzım Hikmet ilk şiirlerini hece ölçüsüyle yazmakla birlikte, içerik bakımından hececilerden oldukça uzaktı. Onlrın bireyci şiir anlayışını benimsememiş, toplumsal içerikli bir şiire yönelmiş, Tevfik Fikret, Mehmet Emin ve Mehmed Akif (Ersoy) gibi şairlerin yoluna girmişti. Giderek şiirinin gelişen içeriğine, hece ölçüsünün sınırlı ve dar kalıpları yetmez oldu, yeni biçim arayışlarına yöneldi. Sovyetler Birliği'nde kaldığı ilk yıllarda (1922-25) bu biçim arayışları doruğa ulaştı. Hece ölçüsünün kalıplarını kırarak, Türkçenin zengin ses özelliklerine büyük uyum sağlayan serbest nazma geçti. Bu değişiklikte Mayakovski’ nin ve gelecekçiliği savunan öbür genç Sovyet şairlerinin etkileri olmuştu.

       Nâzım "Üç telinde üç sıska bülbül öten/üç telli saz'la çağdaş bir türkü söylenemeyeceğine inanıyordu. Yaşamın gerçeklerinden kaçarak kendi kabuğuna çekilenlerden, sanatsal etkinlikleri yalnızca aydınlara özgü olarak görenlerden, halkı küçümseyenlerden alabildiğine uzaklaşmıştı. Türkiye'de 1929'da 835 Satır adlı ilk kitabı yayımlandığında, bu kitaptaki şiirler karşısında, sanat çevreleri önce büyük bir şaşkınlığa düştü. Sonra çağın ünlü 

 

yazarlarından umulmadık övgüler geldi. Ahmet Haşim, Yakup Kadri gibi sanatçılar bile şairliğini öven sözler ettiler. Nâzım, izleyen yapıtlarıyla da etkisini sürdürdü ve serbest nazmın benimsenmesini sağladı. 1936'ya değin yayımlanan kitaplarıyla, Cumhuriyet dönemi şiirinin değer yargılarını kökünden sarstı. Şeyh Bedreddin Destanında ise şiirini tam anlamıyla ulusal bir bireşime ulaştırdı, divan ve halk şiiri söyleyişlerini çağdaş bir anlayış içinde eritti.

      Şiiri topluluk önünde ve yüksek sesle okunmak içindir. Bu bakımdan Marinetti ve Mayakovskiy’nin izinden gitmiştir.  Şiirinde ahengi sağlamak için uzunlu kısalı mısralara, yer yer ufak hece ölçüsü parçalarına, kelime ve kelime grubu tekrarlarına, ses benzerliklerine ve uyaklara başvurur.

      Bu bakımdan Mayakovskiy ile büyük benzerlikler gösterir. Mayakovskiy için yapılan şu değerlendirme Nazım’la birebir örtüşür:

       “Mayakovskiy ise yaratıcılığın vazgeçilmez verileri olarak “sosyal içeriğin” ¬proletaryanın arzularının tam olarak bilinmesinin daha doğrusu hissedilmesinin önemi üzerinde ısrarla dururken dizelerini kırmaya, cümlelerini çekip uzatmaya veya parçalara ayırmaya devam eder. Kendi sesiyle okuduğu eserlerine gençliğin ilgi gösterdiği Sovyetler Birliği'ni bir uçtan bir uca dolaşır.”

      “Toplumcu Gerçekçi” anlayışla yazdığı ve birçoğunu kendi sesiyle kaydettiği şiirlerinde Fütürizmin de etkisiyle “Putları Yıkıyoruz” anlayışıyla geleneğe saldırsa da şiirleri gelenekten, divan ve halk şiirinden kopuk değildir. Tam tersine gelenekten bolca yararlanır.

Düşünce bağlamında ise Rus Proleter Yazarlar Birliği’nin düşüncelerine bağlıdır.  1936’da yazdığı “Sovyetlerde Demokrasi” incelemesinde Stalin yönetimindeki Sovyetlerde demokrasi olduğunu söylemesi, ya da bugün tarihin en kanlı diktatörlerinden biri olduğu herkesçe kabul edilmiş Stalin için Rusya'ya kaçtığı gün, Moskova Havaalanında: "Stalin gözlerimin ışığıdır. Beni Stalin yarattı! Ben Sovyetler Birliğinin çocuğuyum. O kadar mutluyum ki..." ya da “ ‘Das Kapital’in Hâfız’ı olmak istiyorum’ “ demesi bu düşünce yapısının sonucudur.

                Ancak, Sovyetlerin o yıllardaki baskıcı tutumuna rağmen Nazım Hikmet 1957 yılında Fûzuli için Bakü’de yapılan büyük toplantıya gidiyor. Kendisini büyük bir kalabalık coşkuyla karşılıyor. Nazım Hikmet buradaki Azeri Türklerine yaptığı konuşmada   ‘Ben Türküm, siz de Türk’sünüz! Dilimiz bir, geleneklerimiz bir, milletimiz kardeştir!’ diyebilecek cesareti de göstermiştir..

      Başyapıtı olan Memleketimden İnsan Manzaralarım’ı 1941'de cezaevinde yazmaya başladı. İkinci Meşrutiyet'ten II. Dünya Savaşı sonrasına kadar çok geniş bir zaman diliminin öyküsünü (1908-1950) bu kitapta destanlaştırdı. Düzyazı, şiir, senaryo tekniklerinin iç içe kullanıldığı bu yapıt, bütünsel olarak şiir, roman, destan olmanın boyutlarını aşarak yeni bir türün habercisi oldu. Cezaevi yıllarında en yüksek noktasına ulaşan verimliliğiyle birbirinden güzel şiirler yazmıştı. Yurtdışına çıktıktan sonra uzun süre ustalığına sığınarak, benzer şiirlerle yetindiği, bir aşama yapamadığı izlendi. 1959'dan sonraki şiirleriyle ise yepyeni bir havaya girerek sanatının üst düzeydeki son ürünlerini verdi.

      1938'de şairin cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan Nâzım Hikmet şiiri, Türkiye'de ancak ölümünden iki yıl sonra, 1965'te yeniden yayımlanmaya taşladı.

      Nâzım roman ve oyunlar da yazmıştı. Toplumcu gerçekçi oyun yazarlığının kuramsal sorunlarına çözümler getirmeye çalıştığı oyunlarından film, bale ve opera parlamaları da yapıldı. Ayrıca, çeşitli konularda çok sayıda makalesi ve eleştiri yazısı da vardır.

       Tüm Eserleri 1975-80'de Asım Bezirci tarafından 8 cilt olarak hazırlandı. 1988-92 arasında yayımlanan bütün yapıtları dizisinden şiirleri (8 cilt), çeviri şiirleri (La Fonten'den Masallar, 1 cilt), mektupları (3 cilt ), oyunları (5 cilt), romanları (3 cilt), öyküleri (1 cilt), çeviri öyküleri (1 cilt), yazıları (5 cilt) ve konuş- laları (1 cilt) Masallar, (1 cilt) toplam 29 cilt olarak yayımlandı.

Şiirlerinden 
Kerem Gibi
Otobiyografi 
Güneşi İçenlerin Türküsü 
İç Anadolu'ya İlk Bakış
Kuvâyi Milliye Destanı
Hayatı Iskalama Lüksün Yok
Türk Köylüsü
Japon Balıkçı
Kapıları Çalan Benim
Yirminci Asra Dair
Angina Pektoris
Haber
Nikbinlik
Salkım Söğüt

ÖBÜR ESERLERİ

Şiir
Sesini Kaybeden Şehir (1931)
Portreler (1935)
Kurtuluş Savaşı hanı (ös 1965)
Saat 21-22 Şiirleri (ös 1965)
Şu W Yılında (ös 1965. Memleketimden İnsan Manzaraları'nın 3. kitabı)
Rubailer (ös 1966)
Yeni Şiirler is 1966)
Dört Hapisaneden (ös 1966)
Memleketimden İnsan Manzaraları (ös 1966-67)
Kuvâyı Milliye (1968)
Son Şiirleri (ös 1970)

Oyun

İvan İvanoviç (1956), Sabahat (ös 1965)
inek (ös 1965)
Ferhad ile (ös 1965)
Ocak Başında/Yolcu (ös 1966)
Yusuf 1 Menofis (ös 1967)
Demokles'in Kılıcı (ös 1974)

Roman
Kan Konuşmaz (ös 1965)
Yaşamak Güzel Ey Be Kardeşim (ös 1967)

Mektup

Kemal Tahir'e Mahpushaneden Mektuplar (ös 1968; yay. haz. Kemal ihir)
Oğlum, Canım Evladım, Memedim (ös 1968; haz. Memet Fuat)
Bursa Cezaevinden Vâ-Nû'la- Mektuplar (ös 1970; yay. haz. M. Vâ-Nû)
Nâzım İPiraye (ös 1975; yay. haz. Memet Fuat)

Çeşitli

İt Ürür Kervan Yürür (1936; Orhan Selim adıyla, fıkra)
Sovyet Demokrasisi (1936; inceleme)
Sevdalı Bulut 11968; masal)