Servet-i Fünun Eleştiri

 

       

       Tanzimat’ın I. Nesli “sosyal ve politik fikirleri” edebiyatın merkezine yerleştirip, eserlerinde genellikle “sosyal fayda” anlayışını gözetmiş, Tanzimat’ın II. Nesli ise “bireyciliği, büyük ihtiras ve ıstırapları” ön plana çıkararak, eserlerinde daha çok “estetik yaklaşımı” öncelemiştir.(“sanat için sanat” eğilimleri)

ABDÜLHAK HAMİT TARHAN VE ELEŞTİRİLERİ

Eleştiri türü içerisinde değerlendirilebilecek yazıları ;“Bir fiairin Hezeyânı” ile “Nâkâfi” şiirleri, Makber Mukaddimesi ve Duhter-i Hindû’nun Hâtime Bölümü.

 • Bir Şairin Hezeyânı(1883): Tercümân-ı Hakikat gazetesinde yayımlanan bu şiirinde romantik şiir anlayışına bağlı olduğunu ve kendisini tabiatın bir öğrencisi olarak gördüğünü vurgular.Tabiatı bir öğretmen gibi algılar. “Bana lâzım değil beyân ü bedi’” mısrasında, eski şiir ve sanat anlayışını reddeder. Klasik anlamda dil bilgisi kurallarının hiçbirini bilmediğini ve bu cehaletinden dolayı da utanmadığını söyler.

• Nâ-kâfî (1886): Gayret Dergisi’nde yayımlanan bu şiirin yazılış nedeni Hamit’in şiirin altına koyduğu dipnotta şöyle belirtir;“ ‘Nâ’ edatının Farsça, ‘kâfî’ kelimesinin Arapça olması itibariyle Makber’deki ‘nâ-kâfî’ tâbirini yanlış zanneden birinin tâ’rizât-ı nâ-becâsına karşı...” denilmiş, yani bu şiir, Makber Mukaddimesi’nde geçen “nâ-kâfî” kelimesinin “sarf u nahve” (dil bilgisi kurallarına) uymadığını düşünen bir insana, bu insanın şahsında da bir zihniyete karşı yazılmıştır.fiiire, eleştiri anlayışının yanlışlığına işaret edilerek giriş yapılır. Daha sonra,“Makber” gibi bir feryat şiirinde, apaçık “ölüm” gerçeğini / trajedisini görmeyip sadece bir kelimeye takılarak yapılan eleştirinin yetersizliği, acımasızlığı belirtilir. Şiirin dördüncü bölümünde , Muallim Naci ve çevresinde oluşmakta olan eski tarz “meyhane şiirleri”ne yöneltilmiş bir eleştiri vardır, şiirin beşinci bölümünde fiinasi ve Namık Kemal’den itibaren oluşturulmaya çalışılan yeni anlayış ve algının geldiği nokta özetlenir

 • Makber Mukaddimesi (1885): şiir hakkındaki görüşlerine yer verdiği ikinci yazısıdır. Bu yazı ayrıca, “Nâ-kâfî” şiirinin ortaya çıkışına zemin hazırlaması bakımından da mühimdir. Romantik edebiyatın bütün özelliklerinin görüldüğü bu eserde en çok dikkati çeken unsurlar “tezat” ve “ölüm gerçeği karşısında beşerin aczi”dir. Hamit, yine bu mukaddimede şiiri,“En güzel, en büyük, en doğru şiir,bir hakîkat-i müdhişenin tazyîki altında hiçbir şey söyleyememektir” diye tarif eder ve hemen peşinden mukaddime boyunca derinden hissettiğimiz tezat sanatına baş vurur.Hamit’in yazılarının tematik ana damarını oluşturan tezat sanatının arka planını biraz da bu çelişki oluşturur. işte tam da bu yüzden yazar, kalemini ayağının altına alıp ezmek ister, çünkü konuştukça büyü bütün tılsımını kaybetmektedir. Makber Mukaddimesi’nde dikkati çeken bir başka nokta romantik tabiat algısıdır ki bu algı “Bir fiairin Hezeyânı” adlı şiirin de zeminini oluşturur. Hamit, bu fikirleriyle sanatın kaynağının tabiatta olduğu görüşünü savunur, şiirlerindeki hataların ise kendisine ait olduğunu söyler. Bu, güzelliğin kaynağının tabiat, dolayısıyla ilâhî olduğunun kabulüdür. Böyle bir güzellik anlayışı, Platon’un estetik anlayışına bağlıdır.

• Duhter-i Hindû’nun Hâtime Bölümü (1876): Hamit, sömüren (ingiltere) ile sömürülen (Hindistan) tezadı üzerine kurduğu bu eseri, Hindistan’ı görmeden yazar. Eserinde, Hindistanlı güzel bir kız olan Suruciye (tabiatın kızı)’yi ve onun şahsında Hintlilerin nasıl sömürüldüklerini anlatır. Hamit’e göre; “Halkın rağbet ettiği, millî ahlâk ve âdetlerimizi gösteren millî tiyatro eserleri, herkesin bildiğini tekrarlamaktan başka bir şey yapmayan birer ahlâk risalesidir. Asıl millî tiyatro eserleri ise; seyircilere herkesin iyi bildiği kendi hayatlarını değil, tanımadıkları cemiyetlerin veya azınlıkların hayatlarını, islâm veya Osmanlı tarihinin muhteşem olaylarını anlatan eserlerdir. Hamit bu düşünceye uyarak Recaizade Mahmut Ekrem’in Atala’sını, Vuslat ve içli Kız’dan üstün bulur ve Duhter-iHindû’yu bu görüşe örnek olarak yazdığını belirtir.

RECAİZADE MAHMUT EKREM VE ELEŞTİRİLERİ

Batı retoriğine yönelmiş ilk edebiyat kuramcılarından olan Ekrem, bu dönemde üç niteliği ile öne çıkar:

-Tanzimat dönemi edebiyatının estetiğini yapması,

-Muallim Naci ve arkadaşlarına karşı yeni edebiyatı ve zihniyeti savunması,

-Servet-i Fünûn topluluğunun oluşumuna ciddi anlamda katkı sağlaması.

• Talîm-i Edebiyat (1879): Recaizade Mahmut Ekrem’in Mekteb-i Mülkiye’de “Edebiyat-ı Osmaniye” dersi için iki bölüm hâlinde yazmayı düşündüğü fakat ilk kısmını dahi eksik neşrebildiği bir belâgat ve edebiyat kuramları kitabıdır. bu kitap, hurufat baskısıyla ilk defa 1882 yılında yayımlanır. Ekrem, bu kitabı oluştururken, kendisinden önce Süleyman Paşa’nın da Mebani’l-inşâ adlı eserini yazarken bir hayli istifade ettiği, Emile Lefranc’ın Traité Théorique et Pratique de Littérature Style et Composition isimli eserinin “Style” bölümünü örnek almıştır. Eserin en önemli yeniliği, belâgat biliminin edebî sanat sışandırmaları yerine Batı retoriğindeki edebî sanat sınışandırmalarının esas alınmasıdır. Eserin birinci bölümü edebiyatın ruhî melekeler yönünden psikolojik izahına ayrılmış, fikir, his, tabiî güzellik, hayal gücü, zerafet, nükte ve hafıza kuvveti gibi hususlar üzerinde durulmuştur. Yine bu bölümün sonuna, “deha ve hüner”le “sanatta güzelliğin neden ibaret” olduğunu işleyen iki ayrı konu daha ilâve edilmiştir.

ikinci bölüm üslûp konusuna ayrılmıştır. Fesahat (ifadenin doğru olması ve lâfızların birbirine uygun düşmesi), vuzuh (kapalı ve müphem lâfızlar kullanmamak / bulanık ve karmaşık ifadelere yer vermemek), tabiiyet veya tabiîlik, munakkahiyet (üslupta orta yolu bulmak / lâfzı manasından çok olmamak üzere söyleme ve yazma), âheng-i selâset (bir ibare içinde kelimelerin kulağa hoş gelecek şekilde yanyana getirilmesi), muvafakat (üslûbun konusuna uygun olması veya ifadenin fikir ve hislerle örtüşmesi) alt başlıklarından oluşan bu bölüm, kitap içinde en fazla yer kaplayan bölümdür. “Tezyinât-ı Üslûp, Envâ-i Mecâz” başlığını taşıyan üçüncü bölümde sadece “mecaz”lar, edebî sanatlar üzerinde durulmuştur. Bu bahis; “mecâz-ı tahyilî (hayâl mecazları)”, “mecâz-ı tebliğî” (ifade, anlatış mecazları) ve “marifet-i mecâz” (mecazlı anlatımda bulunması gereken nitelikler) başlıkları altında örneklerle izah edilmiştir.Eserin “Sanayi-i Lafziyye” adlı son bölümünün herhangi bir alt başlığa ayrılmadan bir bütün olarak lafız (söz) sanatlarına ayrıldığını görürüz. Burada Talim-i Edebiyat’ın neşriyle birlikte artık eskimiş olduğu anlaşılan mevcut belâgatın lafız sanatlarıbahis konusu edilmiştir. 

Bu dört ana bölümünden sonra esere sırasıyla, edebiyatın kurallarının nasıl tespit edilip geliştirilebileceği konularının tartışıldığı bir sonuç “Hâtime”, devrin Maârif Nazırı Mustafa Nuri Paşa’nın imlâ karışıklıklarıyla ilgili bir “Lâhika”sı, Namık Kemal’in bir “Takriz”i eklenmiştir. Talîm-i Edebiyat yayımlanınca dönemin edebiyatçıları bu esere olumlu ve olumsuz bakanlar şeklinde ikiye ayrılır. Başını Namık Kemal ve Mizancı Murat’ın çektiği bir grup esere olumlu bakarken; başta Hacı ibrahim Efendi olmak üzere eski edebiyat taraftarları da Talîm-Edebiyat’a ciddi eleştiriler yöneltirler. Abdullah Uçman’ın ifadesine göre bu tartışmalar sonucunda şu iki nokta biraz daha açıklık kazanır:

a.) Yeni yetişen şairlerin, artık söz sanatlarıyla uğraşmayı bir kenera bırakıp, şiirde

fikir ve anlama önem vermeleri gerektiği bütün açıklığıyla ortaya konulur;

b.) Özellikle eski belagat anlayışını savunanların üzerinde durdukları Arapça

anlatım yollarının Türkçe’ye uygulanması isteği de yersiz bulunarak, tek çıkar yol

olarak dilin düzeltilmesi gereği kendini gösterir.

• III. Zemzeme Mukaddimesi (1885): Ekrem bu yazıda sanat, edebiyat ve şiirle ilgili görüşlerini dile getirir. Yazar’a göre, “en güzel eserler onlardır ki okunduktan sonra da insanı bir müddet düşünmeye mecbur eder.” “Bir edebî eserde fikir his ve hayal ile onları anlatan kelime ve ifadeler arasında uygunluk varsa o edebî eser manzum da olsa mensur da olsa daima güzel ve bazen hem güzel hem de ulvî (yüce) olur. Yani fikir, his, hayal ve zevk güzel bir eserin temel dayanaklarıdır. Bu dört unsura Batı retoriğinde “edebî nitelikler (facultés litteraire)” deniliyordu. Recaizade, bu ayırımıyla Batı retoriğinin “güzel söz” ile ilgili ölçütlerini benimsemiş oluyor. Recaizade, retoriğin ulvî (yüce) kuramını da benimser, hakikî ulviyetten nasibi olmadığı hâlde ulviyet hissi veren kelimelerin, yazıların balon gibi olduğunu, bu tür yazıları yazanların bir aralık şöhret bulsalar bile daha sonra unutulacaklarını, hakikî histen mahrum iken ateşten kıvılcımdan

bahseden manzumelerin ateşböceğine benzediğini ve kendi kendine sönüp yok olacağını söyler.”. Yukarıda geçen “ateşböceği” ifadesi anahtar kelime görevi üstlenmiştir. Çünkü bu ifadede, Muallim Naci’nin aynı anlama gelen eserleri “fierâre” ile “Ateşpare”ye telmih vardır.Yazının devamında Ekrem; gazel için üç temel kavramı öne çıkarır: Rikkat-i his

(his inceliği), letâfet-i hayal (hayal güzelliği), nezaket-i elfaz (söz inceliği ve güzelliği). Ayrıca yazar, bu niteliklerin en güzel örneklerinin Fuzulî’nin eserlerinde görüldüğünü belirtir.Ekrem edebî eserlerde üç çeşit güzellik bulunduğunu, bunların önem sırasına göre; sünûhât-ı kalbiyye (kalbe doğan ilhamlar), bedayi-i hayâliyye (hayal güzelliği), mehâsin-i fikriyye (fikir güzelliği) olduğunu söyler. Ekrem, bütün bu güzelliklerin organik bir yapıya bürünmesinden sonra, bunları ifade edecek en uygun kelimelere,kafiye sistemine ve vezne ihtiyaç bulunduğunu vurgular. Yani, bir şiirin güzel olması için hem içerik hembiçim yönünden mükemmel olması gerektiğine inanır. Bu görüşlerin ilk somut meyvesini Servet-i Fünûn edebiyatıyla verdiğini söyleyebiliriz.

• Takdîr-i Elhân (1885): Bu eser, Menemenlizade Mehmet Tahir’in “Elhân” şiiri üzerine yazılmıştır. Menemenlizade, Ekrem’in Mülkiye’den öğrencisidir. Çok ilginçtirki, Ekrem’in öğrencisinin isteği üzerine yazdığı bu takriz (tenkit) asıl kitabın (Elhân) yayımlanmasından önce çıkar. Ekrem bu eserde, Elhân üzerinden devrin tenkit anlayışını eleştirir. Yeni tarz şiirin nasıl olması gerektiği üzerinde durur. Mesela;kafiye konusunda, aynı Arap harşerinin peş peşe gelmesiyle yapılan “göz için kafiye” anlayışına karşı çıkar. Kafiyenin temelde ses benzerliğine dayanması gerektiğini, yani kafiye oluşturulurken farklı harşer de kullanılsa asıl olanın kulağa aynı sesin gelmesi olduğunu vurgular. Bu da edebî dilde “kulak için kafiye” demektir.Ekrem bu eserde, tabiata hissî (santimantal) bir şekilde bakar ve “bir edebî eserin ruhu fikirdir” der.

• Takrizât (1898): Ekrem’in değişik şair ve yazarlar üzerine yazdığı takrizlerden (tenkit) oluşur. Bu eserde, üzerinde eleştiri yazılan yazarlardan bir kaçı; Beşir Fuad, Halit Ziya ve Mustafa Reşit Bey’dir.

  MUALLİM NACİ VE ELEŞTİRİLERİ 

• Muallim (1886): Muallim Naci’nin Tercümân-i Hakîkat’in edebî sütununda yayımladığı makalelerin bir kısmının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Kayınpederi Ahmet Midhat Efendi’nin çıkardığı bu gazete, Muallim Naci’yi edebiyat âlemine tanıtması bakımından da önemlidir. Muallim Naci’nin bu kitapta bir araya topladığı yazılarda öne çıkan eleştirel yaklaşımları Kâzım Yetiş şöyle özetler:

1. Dil ve ifade ile ilgili tenkitler

2. Vezin ve kafiye hatalarına işaret eden tenkitler

3. Edebî sanatlar ve özellikle mübalağa sanatı ile ilgili tenkitler

4. Mana, fikir ve hayal ile ilgili tenkitler”

Mektuplar:

a.) Muhâberât ve Muhâverât (1894): Muallim Naci’nin Ahmet Midhat Efendi ile mektuplaşmalarından oluşan bu eserde, o dönemin devlet daireleri olan “kalemler”de çalışan memurların “arz-i ubûdiyet” (bağlılığını bildirme) gibi tavırları eleştirilir. Toplam on iki mektuptan oluşan bu haberleşmede; Muallim Naci’nin memuriyet hayatı, kişiliği, “Naci” mahlasını alışı, nesri nazma tercih edişi, hattatlığı, gazetecilik ve gazetelerle ilgili görüşleri, hüzün veren şiirlerden hoşlanması ve bütün bunlarla birlikte her iki tarafın birbirine bakışıyla ilgili bahisler de ayrıca dikkati çeker.

b.) Mektuplarım (1886): Kime yazıldığı belli olmayan bu mektuplarında Naci,Arap ve Fars edebiyatlarından aldığı metinleri değerlendirir.

c.) İntikad (1887): Muallim Naci’nin, Beşir Fuat’ın Victor Hugo isimli eserini yayımlamasından sonra “realizm”, “natüralizm” ve “tercüme” konuları hakkında karşılıklı yazılmış yedi mektuptan oluşur. Bu eserde Naci’nin en önemli tespitlerinden birisi; “bir eser sırf yeni veya eski olduğu için ne peşinen kabul edilmeli, ne de reddedilmelidir, esas olan güzelliktir.” fikridir.

• Demdeme (1886): Recaizade Mahmut Ekrem’in III. Zemzeme Mukaddimesi ile Takdîr-i Elhân adlı eserinde kendisine yapılan eleştirilere karşı Muallim Naci’nin Saadet Gazetesi’nde yayımlanan cevaplarından oluşur. Tamamlanmamış bir eserdir ve şu bilgi notuyla neşredilir:“Recaîzâde saâdetlü Mahmut Ekrem Efendi Hazretleri tarafından tahrîr ve neşrolunan (Takdîr-i Elhân)a karşı yazılmış bir risâledir ki lüzûm göründükçe eczâsı teksîr olunacaktır.”

 • Istılahat-ı Edebiyye (1891): Yazı yazma kuralları ile edebiyat terimlerini devrinde en iyi şekilde ele alıp inceleyen ve etkisi hâlâ devam eden rehber kitaplardan birisidir.

 BEŞİR FUAD VE ELEŞTİRİLERİ

 Tanzimat dönemi Türk edebiyatında Batı’ya açılan en önemli kapılardan birisi Beşir Fuad’dır. Abdullah Uçman’ın ifadesiyle o, “Tanzimat’tan sonraki eleştiri anlayışına yeni bir yön vermeye ve yeni edebiyatın Batıdaki gerçekçi edebiyat (realizm ve natüralizm) karşısındaki durumunu belirlemeye çalışır.”. Üç Batı dilini (Almanca, ingilizce ve Fransızca) bu dilleri öğretmek için kitaplar yazacak derecede iyi bilen Beşir Fuad, bilim ve felsefede de önemli bir birikime sahipti.Aynı zamanda pozitivist bir dünya görüşüne sahip olan yazar, Türk edebiyatı nda ilk defa realizm ve natüralizmden bahsetmiş ve bu akımlarla ilgili bilgiler aktarmıştır. Emile Zola, Alphonse Daudet, Gustave Şaubert, Auguste Comte, Ludvig Büchner, Herbert Spencer, D’Alembert, Chambers, Diderot, Ribaut, Tarde ve Claude Bernard gibi Batılı yazar ve filozoşardan ilk defa bahseden de Beşir Fuad’dır.Beşir Fuad, her türlü kuralcı, skolastik düşünceye karşıdır. Sadece hayalle beslenen, gerçek hayattan kopuk eski ve yeni edebiyat anlayışlarına da yüz vermez.Sanat ve edebiyatın deneysel bilimlere ters düşmemesi gerektiğini düşünür. Tanzimat sonrası Türk edebiyatının daha çok duyulara dayalı romantizmini ve heyecan yüklü şiirini gerçeklikle bağdaştıramaz.

 • Victor Hugo (1885): Devrinin popüler edebiyat anlayışı olan romantizmi eleştiren bu eser, aynı zamanda Türk edebiyat tarihinin ilk tenkitli monografisidir.Romantizme karşı Emile Zola’nın natüralizmini öne çıkararak, edebiyat tarihimizde “Hayâliyyûn-Hakikiyyûn” tartışmasını başlatan da bu eserdir. Beşir Fuad, sanatkârın ilim adamı gibi gerçeğe objektif bir gözle bakmasını ister ve edebiyatın da topluma belli ölçülerde hizmet etmesi gerektiğini düşünür.Özetlemek gerekirse Beşir Fuad’ın Victor Hugo kitabıyla yapmak istediği şey;“Tanzimat devri şair ve yazarlarının büyük ölçüde romantizme dayanan edebî temayüllerini eleştirmektir.”Muallim Naci ve Selanikli Fazlı Necip ile mektuplaşan Beşir Fuad’ın bu mektupları ölümünden sonra, Muallim Naci ile olanı intikad (1887); Selanikli Fazlı Necip ile olanı daMektubat (1888) isimleriyle yayımlanmıştır.

 MİZANCI MURAT VE ELEŞTİRİLERİ

Mizancı Murat, edebiyatı bir milletin “tercüme-i ahvâli” ve “hayat-ı maneviyyesi”olarak görür. Mizancı Murat Bey tenkitle ilgili görüşlerini, 1888 yılından itibaren Mîzan Gazetesi’nde yayımlanarak 18 makaleden oluşan “Üdebâmızın Nümûne-i imtisalleri” adlı seri yazısı ile yine aynı gazetede çıkan birkaç “edebî musahabe” ve Turfanda mı Yoksa Turfa mı (1891) adlı romanının “ifade-i Mahsûsa” bölümünde ortaya koymuştur.

Mizancı Murat’ın edebiyata yaklaşımı, temelde Namık Kemal’in yaklaşımı ile birçok yönden örtüşür. Mizancı Murat da Namık Kemal gibi divan edebiyatını sun’î ve hatta bir kısım eserler göz önünde bulundurulursa, ahlâka aykırı bulur. Murat Bey, bu noktada “edebiyat-ı ahlâkiyye” adını verdiği bir yolu takip eder. Ona göre Türk edebiyatında, millî özellikler taşıyan, toplumun örf ve âdet, ahlâk ve dinî yargılarına bağlı “tip”ler oluşturulmalıdır. “Bir edebî eserin güzel ve mükemmel olabilmesi için, üslûp ve ifadesinin sade ve düzgün olması, bir “dram entrikası”na sahip bulunması ve mutlaka okuyucuya ibret dersi vermesi gerekir’’.Mizancı Murat’a göre, bir toplumun gelişmesinde eleştirinin çok önemli bir yeri vardır. Çünkü geçmişten bugüne edebiyatımızın en büyük eksiklerinden biri eleştirinin olmamasıdır. “Medeniyetlerin gelişmesinde, taklitten kurtulmasında,millî ve edebî değerlerin yaşatılmasında” eleştiri çok mühim bir yere sahiptir.Bütün bu bilgiler ışığında Mizancı Murat’ın görüşlerini şu dört maddede bir araya toplayabiliriz:

1. Bir dilin gelişme safhaları, en güzel şekilde tenkit eserlerinde görülebilir.

2. Bir edebiyatın gelişmesi, zenginleşmesi ve güzelleşmesi ancak ciddi eleştiri faaliyetleriyle olabilir.

3. Bizim ülkemizde eleştiri öteden beri yanlış anlaşılmakta; saldırı ile eleştiri birbirine karıştırılmakta, âdeta eş anlamlı sayılmaktadır.

4. Avrupa’da ise eleştiri müstakil bir tür kabul edilmiş, Sainte-Beuve, Bouleau ve Voltaire gibi büyük tenkitçiler sayesinde edebî seviye yükselmiştir.”

Yine Mizancı Murat’a göre Türk edebiyatında eleştiri bahsiyle ilgili olarak fieyh Galip’e kadar ciddi hiçbir faaliyet görülmemiştir. fieyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ının manzum mukaddimesinde Nâbî’nin Hayrâbâd’ı ile ilgili olarak ortaya attığı fikirler bizde eleştiri çalışmalarının başlangıcı olarak düşünülebilir. fieyh Galip’ten Namık Kemal’e kadar Türk edebiyatında Batılı anlamda bir eleştiriye ve eleştirmene rastlanmaz. Dolayısıyla yenileşme dönemi Türk edebiyatı içinde ciddi ilk tenkitçi Namık Kemal’dir. Kemal, çağdaşları ve öğrencileri tarafından aşılamamıştır.Mizancı Murat, nitelikli bir eleştirmende şu özellikleri arar: Geniş bir kültür birikimi,fesahat ve belagat bilgisi, objektif davranabilme, merak ve tecessüs sahibi olma ve seçme kabiliyeti. Mizancı Murat ayrıca Türk edebiyatında uygulamalı eleştirinin de ilk örneklerini veren insandır. Savunduğu “ahlâkî edebiyat” adı verilen edebî eleştiri yöntemini,Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre,Recaizade Mahmut Ekrem’in Vuslat ve Sâmipaşazâde Sezai’nin Sürgüzeşt adlı eserlerinde uygulamıştı