Servet-i Fünun Genel Durum

-A A +A

     

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI (EDEBİYAT-I CEDİDE) - (1896-1901)

Genel Durum

         Abdülaziz'in son yıllarında keyfe göre yönetim başlar. Hele Âli Paşa 'nin 1871'de ölümü üzerine yerine geçen Mahmut Nedim Paşa'nın kısa süren ilk sadrazamlığı zamanında, padişah bu hevesini artırınca, Tanzimat'ın ruhu bozulmuş olur. Namık Kemal, 1873'de Vatan piyesinin Gedikpaşa tiyatrosunda oynandığı gece halkın gösterdiği coşkunluk yüzünden Kıbrıs'a sürülür. Kemal Magosa'da kaldığı üç yıl içinde, İstanbul'a gönderdiği mektuplar, eleştiriler ve piyeslerle bu dönemde de düşünce ve edebiyat alanının önderidir.

      Dış politikada son iki yıl içinde birbirini kovalayan Hersek ve Bulgar ayaklanmaları bunalımı artırmıştır. Padişah kararsız, ne yaptığını ve ne yapacağını bilmez durumdadır. Sık sık sadrazam değiştirmekle bunalımın önüne geçmeye çalışır. 1876'da softalar ayaklanır ve üç gün süren sokak gösterilerinden sonra, Abdülaziz, istibdadı ve önüne geçilemeyen savurganlığı yüzünden tahttan indirilir.

     Padişah ilân edilen IV. Murat'ın deli olduğu anlaşılması üzerine yerine geçen II. Abdülhamit'in Meşrutiyet'i ilân etmesi, "Kanun-ı Esasî" yi hazırlatarak Mebusan Meclisi'ni açması, birden esen özgürlük havası içinde ateşli konuşmaların başlaması, umut uyandırır. Bu umut uzun sürmez. Felâ­ ketler yine sıralanır. Sadrazam Mithat Paşa Taife sürülür.

      Bu sırada açılan 1876 (H. 1293) Rus harbi felâketle sona erer. Bunu fırsat bilen Abdülhamit, Melis'i dağıtarak bir gece içinde mebusları yerlerine gönderir, gazetelerin çoğunu kapattırır. "Kanun-ı Esasf'nin hazırlanmasında büyük; emekleri geçen Ziya Paşa ile Namık Kemal İstanbul'dan uzaklaştırı­ lır. Topladığı beş yüz kadar göçmenle saraya saldıran Ali Suavî parçalanır. Ziya Paşa Adana valiliğinde iken ölür. Tunus Fransız egemenliğine girer. Rumeli'ndeki topraklarımız paylaşılmak istenir. Abdülaziz'i öldürenleri araştırmak bahanesiyle olağanüstü mahkeme kurulur. "Düyun-ı umumiyye" yönetimi başlar. İngilizler İskenderiye'yi topa tutarak Mısır'a yerleşirler. Mithat Paşa ile Damat Mahmut Celâlettin Paşa Taif zindanında boğdurulur. Bunlar felâket zincirinin uzayan birer halkasıdır. İç ve dış olaylar İmparatorluğu sarsmakta, büyük devletlerin baskısı arttıkça padişah da sadrazam değiştirerek istibdadını şiddetlendirmekte, hapisler, sürgünler birbirini kovalamaktadır. Padişaha sadakat ilerleme yolu olmuştur. Hafiyelik ve jurnalcilik meslek haline gelmiştir. Avrupa'ya kaçanların sayısı artmaktadır. Böylece Paris'­ te toplanan Jön Türkler, gittikçe güçlenip örgütlenerek, Abdülhamit yönetimine karşı açtıkları savaşı genişletmişlerdir. Ahmet Rıza beyin Paris'te çıkardığı Meşveret, Jön Türklerin organıdır. İsviçre'ye ve Mısır'a giden gençler de istibdat aleyhindeki yazıları ve eserleriyle bu savaşa katılmışlardır.

       Bu çöküntü devrinde, Osmanlı İmparatorluğu'nu meydana getiren toplulukların her biri, devletin geleceği üzerinde türlü düşünceler beslemekte, ayrılmak için İmparatorluğun parçalanmasını beklemektedirler.

      Türk topluluğunun büyük bir çoğunlukla, politika alanında oynanan oyunlardan, yurdu saran tehlikelerden habersiz bulunmasına karşılık, Hıristiyan topluluklar gerçeği bütün ayrıntılarıyla bilmektedirler. Kendilerini koruyan yabancı devletlere güvenerek amaçlarını çizmişler, planlarını ona göre hazırlamışlardır. Iş ve ticaret alanında egemenlik bunların elindedir. Bekledikleri güne kavuşuncaya değin çıkarlarım sürdürmekten başka düşünceleri yoktur. Osmanlılık kavramıyla ilgilenmemektedirler.

      Rus ordularının, 1876 seferinden sonra Edirne'de yapı­ lan anlaşmayı bozarak Ayastafanos'a gelmesi, Rumeli'ndeki geniş ve zengin toprakların paylaşılmasına doğru ilk adımların atılması, batı Trakya ile Makedonya'daki topraklarımız üzerinde Bulgarların, Yunanlıların, Sırpların ve Karadağlı­ ların hırslarını körüklemiş oldu. Yurt içindeki Bulgar, Rum, Sırp ve Ulahlarn umutlarını kamçıladı. Her biri büyük hülyalara kapıldı.

      Osmanlı İmparatorluğu içindeki azınlıklardan Yahudilerin politika ile ilgileri görülmemiştir. Hepsi de kendi işinde, kazancındadır. Osmanlılığa inanmamakla birlikte, durumun sürüp gitmesini çıkarlarına uygun bulmaktadırlar.

     Ermeniler, Türklere en yakın görünen azınlıklardandır. Osmanlı kültürüyle yetişmişler, kitapçılıkta hizmet etmişler, musikide ve resimde hayli gelişmişlerdir. Ancak ekonomik ve kültürel bakımdan daha geri olan Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeniler arasında isyan fikirleri yayılmaktaydı. Ermeniler isyan ederlerse dindaşları olan Avrupalıların kendilerini yalnız bırakmayacakları fikri hakimdi.  Bunların içinde politikada aşın olan Taşnaklar, bağımsız bir Ermenistan kurmak ülküsüyle yaşamışlar, zaman zaman ayaklanmalar düzenleyerek devleti uğraştırmışlardır.

      Müslüman topluluklardan Araplara gelince, Araplar hiç bir zaman Türkler'e ısınmamışlar, kendilerine, Peygamber'in ırkından oldukları için "kavm-ı necib-i Arap" diye saygınlık gösterildiği halde yaklaşmaktan kaçınmışlar, her fırsatta duygularını belirtmekten geri durmamışlardır. Sonunda, ayrılma hevesiyle Avrupa'da dernekler kurdukları gibi, Birinci Dünya Savaşında da düşmanla işbirliği yaparak Türk ordusunu arkadan vurmuşlardır.

     Namık Kemal, hem sürgün, hem mutasarrıf olarak bulunduğu Midilli, Rodos ve Sakız Adalarında uyarıcı yazılarına devam eder. Kemal'in 1888'de ölümünden sonra gazetelere büsbütün durgunluk çöker. İstibdat baskısını artırmıştır. Gazete ve dergilerde coşkun ve heyecanlı yazılar yerine, sanat ve düşünce ürünü olarak bol bol şiir, biraz da hjkâye, bir sürü tartışma görülür, istibdat yönetimi gençleri oyalama yolunu bulmuştur.

     Zamanın başlıca kalem sahipleri Ebüzziya Tevfik, Ahmet Mithat, Kemal Paşazade Sait, Şemsettin Sami, Emrullah Efendi, Muallim Naci, Beşir Fuat, Necip Asım, Velet Çelebi, Ahmet Rasim, Ahmet Cevdet, Faik Reşat, Halil Edip, İbnü'r-Rıfat Samih (Samih Rıfat), Hayrettin, Andelip Faik Esat, Mehmet Celâl, bir de Paris'ten îkdam gazetesine yazılar gönderen Ali Kemal'dir. Başlıca tartışmalar bunlar arasında geçer. Bütün gazeteleri ve dergileri ilgilendiren en yaygın tartışma, "dilde sadeleşme" konusu üzerinedir. Hemen bütün yazarlar tartışmaya karışır. Bunlardan Ahmet Mithat, Şemsettin Sami, Necip Asım, Velet Çelebi sadeliği ısrarla savunurlar. Necip Asım Ikdam'da çıkan iki yazısıyle "dilde tasfiyecilik"i denerse de bundan dönmek zorunda kalır. Muallim Naci, Kemal Paşazade Sait, Ahmet Cevdet ve Ali Kemal, birtakım koşullar altında sade Türkçe taraflısıdırlar. Ötekiler tutucudurlar, sadeliği şiddetle karşılarlar. Başka bir tartışma, Türkçeyi savunan Ahmet Mithat'la Arapçasız Türkçe olamayacağını iddia eden Hacı İbrahim Efendi arasındaki "Arapça - Türkçe" konusu üzerinedir. Yine Haci İbrahim Efendi ile Muallim Naci arasında geçen "vav" tartışması da ilginçtir. Daha birçok tartışmalar arasında, klasiklerin Türkçeye çevrilmesi konusu da önemli sayılır.

Edebiyat alanında:

      Recaizade Ekrem, Namık Kemal'in izinden yürüyerek yeni edebiyatın kuramlarını ortaya koymuş, Abdülhak Hamit eskileri çileden çıkaran şiirleri ve tiyatrolarıyla yeni edebiyatın ilk temsilcisi olmuştur. Sami Paşazade Sezai ve Nabizade Nâzım da hikâye ve romanlarıyla, Namık Kemal'den sonraki kuşağın iki temsilcisidir. Hüseyin Rahmi, eski gelenek ve göreneklerle birlikte, toplum hayatımızda beliren gülünç tipleri canlandıran romanlarıyla, çağdaşlarından büsbütün ayrı ve başarılı bir yer tutar.   

       Muallim Naci doğu kültürünün verdiği yetki ile eski çığırda gazeller yazarken yeniliğe de heves etmiş, sade şiirleri, temiz bir dille kaleme aldığı nesirleri, Türk dili üzerindeki sağlam düşünceleriyle kendini çarçabuk tanıtmıştır. Naci, Ahmet Mithat'a damat olup da Tercüman-ı Hakikat gazetesinin edebî yönetimini üzerine alınca, eski gazelciler hemen çevresini sarmışlar, onu eski gazele doğru itmeye çalışmışlardır. Naci'nin gazelde kullandığı ad "Mes'ud-ı Hartıbatî"dir.

      Naci'nin bu davranışı yeni edebiyatın en kuvvetli temsilcisi olan Recaizade Ekrem'i sinirlendirmiştir. Ekrem Takdir-i Elhan'dan sonra Zemzeme'yi çıkararak, "Zemzeme ve Demdeme" tartışmasının başlamasına yol açmış, bu yüzden Ahmet Mithat da Naci'yi gazeteden uzaklaştırmak zorunda kalmıştır. Tercüman-ı Hakikat'ten ayrılınca Saadet gazetesine giden Naci ile, "eskiler-yeniler" edebiyat alanında karşılaşmışlardır. Yeni yetişen kuşağın üstadı Ekrem, eskilerin muallimi de Naci'dir.

      Edebiyat alanında yeni bir kuşak daha yetişir. Bu kuşaktan olan gençler, öğrendikleri Fransızca ile bilgilerini artırarak, çalışmalarını genişleterek yazı hayatına atılırlar, ilk şiirlerini ve denemelerini türlü dergilerde özellikle Mekteb dergisinde (IV. cilt) yayınladıktan sonra, Recaizade Ekrem'in koruyuculuğu altında Servet-i Fünun dergisinde toplanırlar. Şiirleri, romanları, hikâyeleri ve eleştirileriyle yeni bir edebiyatın başladığı görülür.

      Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin, Hüseyin Suat, Hüseyin Siret, A. Nadir (Ali Ekrem), H. Nâzım (Reşit), Süleyman Nesip (Süleyman Paşa'nın oğlu Sami) , İbrahim Cehdi (Süleyman Nazif) şiirde; Halit Ziya , Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, roman ve hikâyede; Ahmet Şuayp incelemede; Hüseyin Cahit de ayrıca eleştiride çarçabuk sivrilirler. Fransız edebiyatının etkisi bunlarda daha geniştir. Yeni akımlar, yeni zevkler, Türk edebiyatında yankılar uyandırır. 1897 Yunan harbi sıralarında Mehmet Emin (Yurdakul) hece vezniyle yazdığı Türkçe şiirlerle dikkati çeker.

      Yeni edebiyatı kesin olarak gerçekleştiren Servet-i Fünûncular dilde eskidirler. Bu, salt sanat cilvesinden doğan ters bir anlayıştır. Böyle olmakla birlikte, bunların dili temelde eski olsa da, yapı bakımından yenidir. Bunlar Fransız dilinin etkisi altında, eski kelimelerle yeni tamlamalar, bileşik isimler ve sıfatlar meydana getirmişlerdir. Bunları dilde karşılayan "dekadanlar" başlıklı yazısıyla Ahmet Mithat oldu. Yeniliği bütün gücüyle yaymaya çalışan ve gençleri bu yolda teşvik eden Ahmet Mithat'ın bu tutumu bir talihsizlik eseridir. Salt dilde anlaşılmayı güçleştiren "sâât-ı semen-fam(yasemin renkli saatler)" gibi gerçekten de tuhaf görünen yeni tamlamalara dokunan Ahmet Mithat'ın bu çıkışı, eskilere fırsat verdi. Yeni kuşağın sataşmalar yüzünden hırpalanmasına yol açtı. Bu konuda gençleri savunan Şemsettin Sami'dir. Servet-i Fünun şair ve yazarlarının karşısına çıkanların başında, yine genç olan, ama yeni edebiyatı izleyecek nitelikte olmadıkları için, bu yarışta meydanı gençlere bırakan Mehmet Celâl ve Andelip Faik Esat'la bir iki arkadaşıdır. Servet-i Fünun karşısında yer alan dergiler de Hazine-i Fünun, Musavver Malûmat ve İrtika'dır.

      Servet-i Fünun dergisinin, Hüseyin Cahit'in 1901'de çıkan "Edebiyat ve Hukuk" başlıklı yazısı üzerine kapanması ve bu yüzden edebiyatçıların dağılması ile, edebiyat hareketleri durmuş olur.                                                 Sonuç
       II. Abdülhamit'in istibdat yönetimi altında edebiyat alanında çalışmaya gayret eden Servet-i Fünuncular sosyal konulara, eleştiriye hiç yer vermediler. Bireysel konullara yönelip edebi çalışmalara ağırlık verdiler.  İç ve dış olayların İmparatorluğu sarstığı, hapislerin, sürgünlerin birbirini kovaladığı bir dönemde padişaha sadakatin, ilerlemenin yolunun hafiyelik ve jurnalcilik haline geldiği bir ortamda oluştu servet-i fünun edebiyatı.