Toplumsal Gerçekçilik

    

       Gerçekçilik akımı içinde, sanatın toplumsal niteliğini vurgulamasıyla farklılaşan eğilim. Kendi başına bir akım olmaktan çok, Plehanov ve Lukâcs gibi Marksist eleştirmenlerce kavramlaştırılan ve "partizanlığı" sanatta önemli bir ölçüt saymamasıyla Sovyet toplumcu gerçekçiliğinden ayrılan bir sanat anlayışıdır.

       Toplumsallık, gerçekçi sanat yapıtlarının hepsinde görülen bir boyuttur. Gerçekçi edebiyat ürünleri anlattıkları bireysel dramları bir toplumsal çerçeve içine, bir tarihsel bütün içine yerleştirirler. Bu, Balzac için de geçerlidir, Stendhal ya da Flaubert için de. Gene de Stendhal'in tutkulu gerçekçiliği ve Flaubert'in umutsuz, karamsar gerçekçiliği Balzac'ın nesnelci gerçekçiliğinden farklıdır. Stendhal'in karakterleri topluma yön veren güçlü ve becerikli bireylerdir; Stendhal toplumu bireylerin eylemleri için bir hammadde, bir arena olarak görür. Flaubert ise bireyin güçsüzlüğünü kabul etmiş, ama toplumdan da umudunu kesmiştir. Balzac, toplumla birey arasındaki dengeyi, karşılıklı etkileşimi vermesiyle ikisinden de ayrılır. Eleştirmen Lukâcs bu açıdan Balzac'ı ilk önemli toplumsal gerçekçi sayar. Balzac'ın tipleri toplumdaki bütün eğilimleri kendi bireyselliklerinde toplayan çok yönlü karakterlerdir. Buna göre toplumsal gerçekçiliğin en önemli ölçütü, bireyle toplum arasındaki iki yönlü ilişkinin gözden kaybedilmemesidir. Gerçekçilik, Lukâcs'a göre, bunu gözden kaçırdığı anda ya doğalcılıkta olduğu gibi aşırı nesnelliğe ya da izlenimcilikte olduğu gibi öznelciliğe kayacaktır.

       Bununla birlikte doğalcılığın toplumsal gerçekçi yaklaşıma daha yakın olduğu bir yön vardır. Doğalcılık 19. yüzyıl sonlarında Fransa'da, sanatın aşırı incelmesine, estetikleşmesi’ne ve iç dünyaya çekilmesine bir tepki olarak doğmuştur. Doğalcı ressam Courbet'nin tarihsel-mitolojik konulardan ve romantik duygusallıktan uzak durarak insanın ve doğanın gündelik ve kaba görüntüsünü resmetmeye yönelişi, toplumsal gerçekçi bir tutum sayılmalıdır. Toplumsal gerçekçiliğin kuramcıları kendilerine Engels'in romanla ilgili görüşlerini temel alırlar. Engels Minna Kautsky'ye yazdığı mektuplarda, iyi bir romancının yapıtında kendi ideolojisini açıkça dile getirmekten kaçınması gerektiğini yazar; ideoloji romanın kurgusu içinde, adı konmadan, kendiliğinden ortaya çıkmalıdır. Lukâcs gibi kuramcılar ve SSCB'deki bazı muhalif yazarlar Engels'in bu düşüncesine dayanarak sanatın bir parti ideolojisi olarak görülmesine karşı çıkmışlar ve sosyalist yazarlarla sosyalist olmayan, ama burjuva toplumuna karşı eleştirel bir mesafe alabilen "eleştirel gerçekçi" yazarlar arasında bir ortak zemin kurulabileceğini öne sürmüşlerdir. Thomas Mann gibi bir eleştirel gerçekçiyle Şolohov gibi bir toplumcu gerçekçiyi birleştirebilecek olan bu alan da "toplumsal gerçekçilik" olarak adlandırılmıştır.

       1950'lerden sonra bu tarza eser veren sosyalist yazarlar Kominist Partinin sekreterliği yerine hümanist bir anlayışla eser verdiler Bunlar arasında Yevgeni Yevtuşenko, Cengiz Aytmatov, Aleksandr Soljenistin, Valentin Rasputin,Boris Pasternak,Mihail Şolohov, Pablo Neruda  sayılabilr.

       Türk Edebiyatında ise Nazım Hikmet  dışındaki diğer  sosyalist yazarları Toplumsal Gerçekçilik içinde değerlendirmek gerekir. 1968 ile 1980 arasındaki sloganvari eserleri bir yana bırakırsak bunlar arasında Rıfat ILGAZ, , Cahit IRGAT, A.Kadir, Enver GÖKÇE, Suat TAŞER, İsmet ÖZEL, Ataol BEHRAMOĞLU, Arif DAMAR, Mehmet KEMAL'i şiirde  Orhan KEMAL, Yaşar KEMAL, Fakir 

BAYKURT, Sabahattin ALİ, Samim KOCAGÖZ, Bekir Yıldız, Kemal TAHİR, Kemal BİLBAŞAR, Nezihe MERİÇ, Sevgi SOYSAL yazarlar arasında  sayılabilir.