Balkan Seyahati Notlarım

         
TARİHÇİ GÖZÜYLE BALKAN SEYAHATİ NOTLARIM
Dağların Eteğine Tutunmuş Azize Bir Şehir: Sofya
      Yenişehir İlçe Milli Eğitim’in Müdürlüğünün Bursa’dan bir seyahat acentası ile bir haftalık Balkan gezisi için anlaşmış olduğunu tesadüfen müdürlüğe gittiğim bir sırada öğrenmiştim. Bunun üzerine ben de turla gidecek olanlar kervanına katılmak istedim. Zaten geçen sene Yurt dışına gidememiş olmak içime oturmuştu. İşte bir anlamda da bu seyahatle kırılan arzularımı bir nebze canlandırmayı düşündüm.
       Bu düşünce ile Mart ayı sonlarında yeşil(hususi) pasaportumu çıkarttım. Derken gezi günü gelip çattı. 30 Nisan Perşembe saat 15:00 civarında Yenişehir İmam-Hatip Okulunun önünde bizi bekleyen otobüsle hareketimiz başladı. Toplam 42 kişi idik. Okul müdürleri ve eşleri çoğunlukta idi.
       Otobüste 41 nolu koltukta oturuyorum. Yanımda emekli sınıf öğretmenlerinden biri olan ve ilk kez tanıştığımız Derbentli Bahattin Yakut var. Onun için bu gezinin özel bir anlamı da var. Bir mübadil çocuğu olarak dedelerinin doksan yıl önce geldikleri Selanik’i ilk kez görmüş olacak. Onun için de biraz heyecanlı…
       Yolculuğumuzu Lapseki-Gelibolu üzerinden yapacak olmamıza özellikle seviniyorum. Bana göre Balkanlara yapılacak tarihi bir gezinin bu güzergahtan başlaması isabet olur. Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişi Çardak-Gelibolu üzerinden olmuş ve Balkan fetihleri hep bu rotayı takip etmişti. Osmanlı’yı daha iyi anlamak onun rotasını birebir takip etmekle olabilir.
       Bir akşam vakti Lapseki feribotuna binip(saat 20:00), yarım saatlik bir deniz yolculuğunun ardından Avrupa kıtasına, yani Gelibolu’ya geçtiğimizde hava kararmıştı artık.
       Gelibolu’da kısa bir süre (yarım saat gibi) durmamızın nedeni yöreye özgü meşhur peynir helvasını almaktı. Keşke gündüz vakti olsaydı da biz de Süleymanpaşa Türbesine uğrayıp, bir Fatiha okuyup öyle devam etseydik… Böylece Trakya fatihinin huzurunda bulunmak gezimizi daha anlamlı hale getirecekti. Bir Yenişehirli için Süleymanpaşa ayrıca önemli bir semboldür.  Ancak ben yine de bu düşüncelerle Paşa’nın şahsında bir bütün Rumili fatihlerine bir Fatiha okuyarak yakınlarından geçip gittim.
       Vakit akşamdan geceye evrilirken, biz Edirne’ye doğru giderek yaklaşıyoruz ve saat 23.30’da bu kutlu serhad beldesine ulaşıyoruz. Gözümü otobüs camlarına doğrultmuş, bu şehirden mümkün mertebe görüntü kaydetmeye çalışıyorum hafızama…
       Sen hep gönlümde, hafızamda özel bir yere sahiptin ey Murad’ın kılıcının hakkı olan kadîm şehir! Bunu böyle bilesin. Aklıma geçen yıl okuduğum bir kitap geliyor. Necmi Gürsakal’ın bu kitabında Edirne: “Bursa’nın çocuğu, İstanbul’un babası” olarak takdim ediliyordu ki, bence çok yerinde bir nitelendirme..
        Otobüsümüz tarihi bölgeye, Selimiye’nin bulunduğu alana hareket etti. Vaktin gece yarısını gösterdiği bu anda bütün dükkanlar kapalı.. Ancak Edirneli tur arkadaşımız Hüseyin Acet daha önce telefonla görüştüğü bir Ciğerci Bahri’yi bizim için açık tutturmuş. Selimiye Camii’nin hemen aşağısındaki bu tarihi ciğercide karnımızı güzelce doyurduktan sonra camiye doğru yöneliyoruz.
Selimiye’nin mimari ihtişamına hayran olmamak mümkün değil..
       Sinan’ın “Ustalık eserim” dediği bu devasa, tek parça kubbe, bin yıl önceki Ayasofya’yı fazlasıyla aşmış. İçerideki muhteşem bir akustik var. Hemen her şeyiyle insanı hayret ve hayranlık içerisinde bırakan bu mabette bıraksalar beni haftalarca kalırım. Ancak vakti idareli kullanmamız gerekiyor. Sabahın erkeninde Sofya’da olacak şekilde bir hareket saati seçiyoruz. Dolayısıyla Selimiye’de iki saat civarında oyalandıktan sonra Kapıkule’ye yöneldiğimizde takvimler 1 Mayıs gününü saatler ise 01.30’u gösteriyor.
       Edirne – Sofya arası yaklaşık altı yüz kilometre civarı… Otobüsle yedi saat kadar sürüyor. Otobüsün en güzel tarafı geçtiğin yerlere basarak, yol üzerindeki yerleri görerek gitmektir. Ancak bu güzelliğin olumsuz tarafı ise, yorgunluk ve ilaveten sınır kapılarında bir süre beklemek zorunda kalmaktır.
      Ben bu yolculuğun başlangıcında üstat Mehmed Akif Ersoy’un “Balkan Marşı”nı yanımda taşıyorum ve sınıra yaklaştığımız o anlarda bir kez daha kendi kendime okuyorum.
Balkan’ı bildin mi nedir hemşeri
Sevgili ecdadının en son yeri
Bir sıla isterdin ya çoktan beri
Şimdi tam vakti… Uğurlar ola!
……
       Diye devam eden bu iman/tarih/duygu dolu marşı merhum şairimiz bundan yüz üç sene evvel (1912’de) kaleme almış. (Bu şiiri daha sonra Bulgaristan-Makedonya sınırında arkadaşların huzurunda yüksek sesle bir kez daha okudum). İnsanın duygulara gark olmaması elde değil.
Ve işte Kapıkule’deyiz.
       Kapıkule, Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısı… Öneminin büyüklüğü doğrultusunda devasa boyutları var. Tır- kamyon v.s. araç konvoyu acayip bir biçimde uzayıp gidiyor. İstediği kadar büyük olsun, bütün sınır kapıları gibi Kapıkule de sevimsizdir. Livaneli’nin “… kaldırın duvarları yıkın gitsin; ne böyle zülum olsun, ne de böyle şarkılar..” diye uzayıp giden türküsünü mırıldanıyorum.
        Önce Türkiye tarafından geçip “arındırılmış alan” da birazcık mesafe aldıktan sonra Bulgar kapısından geçmeye çalış. Bizim taraf ne kadar temiz, düzenli ise Bulgar tarafı da bir o kadar kirli ve düzensiz..Tek tek pasaportlarımıza damga vuruluyor. Bulgar görevlisi hepimizi tek tek süzüyor. Sonra otobüsten aşağıya inip, sınır gişelerinden geçiyoruz. Bütün bu sınır işlemleri bir saatimizi alıyor.
        Gece yarısından sabahın ilk aydınlığına, tanyerine kadar, üç-dört saat kadar koltuğumda uyuyorum. Gözlerimi açıp da otobüsün camından baktığımda artık etraf görülebilecek kadar aydınlanmış durumda. Otobüsteki hemen herkes uykuda.. Geceleyin susmak bilmeyen arkadaşların üzerine uyku sessizliği serpilmiş. Bana göre insanların en sevimli hallerinden biri sabahın erken vakitlerinde oluyor. Bebeksi bir masumiyet hali hasıl oluyor insanların simasında…Derken otobüsümüz saat 06:00’ya doğru yol kenarındaki bir petrol istasyonuna giriverdi. Hem istasyon; hem de yanındaki dinlenme tesisi, bu dünyanın neresine gidilirse gidilsin (gerçi Kuzey Kore, Küba, İran ve Venezuela hariç demeliyim herhalde), insanlara tanıdık gelen markalar.. İngiliz BP’nin yanına Amerikan Mc. Donalds kurulmuş. Ülkelerin, devletlerin isimleri hiç fark etmez, bu dünyanın neredeyse tamamında hakimiyet kurmuştur bu ikili.. Bulgaristan’dayız ne fark eder? Bu gerçeği başkent Sofya’ya biraz dikkatle baktığımızda da fark edeceğiz. Artık devir değişmiş, dünün komünist tarzı yapıları hakimiyeti çoktan Amerikanvari/Kapitalist hegemonyaya bırakmıştır.
        Arkadaşlar sağ olsunlar, Mc. Donalds gibi sevimsiz, standart bir yeri yarım saatliğine de olsa Türk işi bir kahvaltı salonuna çeviriyor. Açıyoruz besmele ile bohçalarımızı ve başlıyoruz Şark üsulu kahvaltımızı ikramına ortaklaşa aldığımız ve hanım kardeşlerimizin evlerinden getirdikleri ev-el işi yiyeceklerle yapıyoruz.Tesisten sadece çay satın alıyoruz.
       Yarım saat süren bu erken kahvaltıdan sonra devam ediyoruz yola…Sırasıyla Harmanlı-Hasköy-Filibe-Pazarcık şehirlerinin yanlarından geçerek, muazzam bir düzlüğü boydan boya kat ettikten sonra Sofya’nın yaklaştığının habercisi imişçesine ova, yerini giderek engebeliliği artan bir araziye terk etmeye başlıyor.
        Bir Mayıs sabahı 08:00 sıralarında başkent Sofya’ya giriş yapıyoruz. Kendi kendime “Buraya bir de komünizm zamanında bir Mayıs’ta uğramak vardı” diye mırıldanıyorum. Acaba nasıl olurdu?...
        Ama artık komünizm yok, her yer gibi azize Sofia’nın sığındığı memleket olan Sofya şehri de kapitalizme sığınmış durumda! Yaklaşık on yıldır da (2007’den beri) AB’ye üye olmuş Bulgarlar… Dolayısıyla bir Mayıs daha çok marjinal ve romantik bir gün halini almış.
Güneydeki Vitoşa dağlarının eteklerine tutunmuş; bir milyon üç yüz bin nüfuslu bir şehirdir Sofya.. Hemen her bakımdan Bulgaristan’ın en önemli ve en büyük kenti olan Sofya’nın girişinde benim dikkatimi ilk olarak Vitoşa’nın bembeyaz bir külahı andıran karlı tepeleri çekti. Bu tepe Rila Sıra dağlarının üzerinde yer alır. Bu sıra dağların 2925 metrelik en yüksek tepesine atalarımız “Musalla Tepesi” adını koymuşlar ve bu isim altı yüz yıldır devam ediyor. Özellikle ismine vurulduğum bu zirveye günün birinde tırmanmak isterdim.
        Sofya şehir turumuza sabahleyin Aleksandır Nevski Katedralinden(Kurtarıcı Aleksandır: Yani Rus Çarının adı verilmiştir) başlıyoruz. Güyâ 1877-78 Osmanlı- Rus savaşında hayatını kaybeden Rus ve Bulgarların anısına 1904-1916 yılları arasında yapılmıştır. “Güyâ” diyorum; zirâ o savaşta asıl kurban Osmanlı’dır. Sayısal ve teknik bakımdan üstün olan Ruslar çok az kayıp vermişlerdir. Yine de bu olayı kendi lehlerine abartarak ve gerçekten de Bulgaristan’daki Rus hegemonyasını dünyanın gözüne sokmak amacıyla bu devasa yapı inşâ edilmiştir. Bulgaristan’ın en popüler dini-politik mekânıdır herhalde burası… İçiyle ve dışıyla çok süslü ve ebatları itibarı ile anıtsal bir yapıdır Aleksandır Nevski... Tepesinde altından tam ve yarım bir dizi kubbeler bulunmaktadır.
         Geniş ve düzgün caddeler, devasa ve sağlam kamu binaları Rus mimari tarzının değişmez özellikleridir. İşte bu özellik Sofya’nın tarihi bölgelerine hakimdir. Rusların şehircilik anlayışları hakikaten hayranlık vericidir. Bunu daha önceleri gezdiğim Kars’ta da görmüştüm. O bakımdan Sofya ister istemez bu mimari yönüyle Kars’ı anımsattı bana..
Özellikle kamu mimarisi muhteşem… Parlamento binası, Opera, Ulusal Kültür Sarayı… gibi anıtsal ama aynı zamanda zarif binaların çevresini bir çok sanatçı ve devlet adamının heykelleri süslüyor.
         Aleksandır Nevski’nin yakınında bulunan küçük ama oldukça süslü ve tam bir Baltık mimarisi özelliklerinde olan Rus Katedrali’ne uğruyoruz. Sofya’daki Rus temsilciler ve vatandaşları dindaşları olan Bulgarları “o kadar seviyorlarmış ki!”, onlarla aynı katedralde ibadet etmeye bile tahammül edemediklerinden kendilerine bu katedrali inşa etmişler.
     Yerli rehberimiz olan Bulgar kızı bize: “Tabi Ruslar bizi sevdiklerinden değil de; çıkarları gereği bizi Osmanlı’dan kopardılar” deyince ben “Günaydın” dedim kendilerine..
        Komünizm döneminde tahribata uğrayan eserler sadece camiler değil; tarihi kiliseler de bakımsızlığa terk edilmiş. Hatta bazı kiliseler kapatılmış bu devirde…Tarihi geçmişi dördüncü yüzyıla kadar uzayan St. George bunlardan biri.. Devasa kamu binalarının ortasında kalan bir avluya sıkışıp kalmış bir harabe iken; yakın zamanlarda AB Fonları sayesinde restore edilerek, yeniden hizmete açılmış.
İtalyan asıllı olup, daha sonra gelip (ya da kaçıp) bugünkü Sofya’ya geldiğine inanılan Azize Sofya’nın ismi ile müsemmâ Sofya Şehrinde kiliseden bol bir şey yoktur. Biz de bunların belli başlılarını dolaşmaya devam ediyoruz. Bundan önce hiçbir Cuma günü bu kadar kilise gezmemiştim!
         Aleksandır Nevski, Rus Kilisesi, St. George derken şimdi de kendimizi Sveta Nedelya Kilisesinde bulunduk. Oldukça büyük bir kilise olan Nedelya, Sofya şehir merkezinin ortasında yer alıyor. İçeri girerken bir ayin olduğunu sonradan fark ediyorum. Beni de Hıristiyan sanmış olmalılar ki; elime tutuşturulmuş bir mum veriyor kilisedeki din görevlisi… Ben nezaketen mumu alıp, köşedeki bir oturağa geçip ayini izlemeye koyuluyorum.
       Nedelya Kilisesinin yakın tarihte korkunç bir katliama tanıklık ettiğini öğrendim. Şöyle ki: 16 Nisan 1925 tarihinde Bulgar Kralı III. Boris, ailesi ve taraftarları ile birlikte bu kiliseye tıktırılıp kurşuna dizilmiş. Bu korkunç katliamı yapan Bulgar komünistleri, Rusya’daki Bolşeviklere özenmişler herhalde. Zira 1917 Ekim Devriminde son Rus çarı Nikolay da böylesine bir katliama kurban gitmişti. Ayinler günahları temizlemeye yeter mi? Diye düşünmüyor değil insan.. Bulgarların daha çoook ayine ihtiyaçları var galiba. Dünün din-diyanet düşmanı komünist Bulgarlarının bugün dine yöneliyormuş görüntüsü veren kapitalist çocuklarının dine yönelişi bütün dünya kapitalistlerinki gibi bir gösteriş diye düşünüyorum.
        Bir çok Balkan şehri gibi aslında Sofya’nın da derûnunda İslam’ın ve onu buralara taşıyan Türklüğün izleri vardır...
Sofya sadece dağların değil; aynı zamanda kubbelerin şehridir ve kubbe bize Osmanlı’yı anımsatır evvela…Zaten 1380’lerin başında Osmanlı hakimiyetini kabul eden bu kasabayı bir medineye, yani şehre dönüştüren Osmanlı’dır. Bu dönemde onlarca cami, medrese, han ve hamamın inşa edildiği Sofya, maalesef son yüzyılda bu mirasa karşı nankörce davranmıştır. Sadece yapılara değil; asıl Müslüman nüfusa karşı bağnazca ve hunharca davranan Ortodoks Bulgar köylüsü bu güzelim şehri istila etmiş ve kendince dini bir temizlik (daha doğrusu soykırım) uygulayarak İslam ahâlisini kırmıştır. Öyle ki, 1870 yılı tutanağına göre şehirde üç bin Müslüman hâne varken; 1881’de Bulgar’ın yaptığı sayımda sadece beş yüz civarında Müslüman artık kalmıştı ki; bu yüz hâneye bile tekabül etmez.
        Maalesef Bulgar’ı Bulgar yapan şey Müslüman-Türk düşmanlığı olagelmiştir. Nüfusu bir buçuk milyona yakın Sofya’da günümüzde elli bin civarında Müslüman kaldığı tahmin edilmektedir. Geçmişin mirası olan onlarca Osmanlı camisinden sadece bir tanesinin ibadete açık tutulmasına güç bela izin vermiştir Bulgar yetkililer. Üstelik yakın zamanlara kadar bu caminin de kapatılması için sık sık mitingler yapmakta idi bağnazlığın zirvelerinde gezinen kimi Bulgarlar..
        Osmanlı zamanında şehrin en büyük camilerinden biri olan ve dönemin Rumeli Beylerbeyi Mahmud Paşa’nın inşâ ettiği cami günümüzde arkeoloji müzesine dönüştürülmüş durumda… Bu cami-müzenin tam karşısında ise cumhurbaşkanlığı binası bulunuyor. Bir başka Osmanlı dönemi camisi ise Bosnalı Mehmed Paşa Camisidir ki; 16. Yüzyılda Koca Mimar Sinan tarafından yapılmış bir şah eserdir. Bu cami de 19. Yüzyılın sonlarında kiliseye dönüştürülmüştür.
         Sofya’nın ibadete açık tek camisi olan Banyabaşı Camii denilen (Asıl adı Kadı Seyfullah camii olup, 1566’da ibadete açılmıştır) camide Cuma namazı kılmak nasip oldu bizlere.. Şehrin ana geçitlerinden olan Maria Luiza Caddesi üzerinde bulunan Banyabaşı, Müslümanların en önemli buluşma noktasıdır. Aynı zamanda kaplıcaları ile meşhur olan Sofya’da sıcak su kaynaklarının başında yer aldığından “Banyo başı” denilmiş ve bu deyiş zamanla “Banyabaşı” şeklinde telaffuz edilerek günümüze bu biçimiyle gelmiştir. Cuma namazı anında maşallah tıklım tıklım dolu Banyabaşı... Uzunca bir hutbe veriyor imam… Önce Arapça başlayıp, ardından Türkçe ve en sonunda Bulgarca noktalıyor hutbesini..
        Namazdan sonra birkaç arkadaşla birlikte bir Türk-Müslüman lokanta arayışına çıkıyoruz. Cami cemaatinden birileri bize bir yerler tarif ediyor ve biz de bu tarif üzerine ana caddenin arkasındaki sokaklara dalıyoruz. Nihayetinde “Ege Türk Lokantası” ve yakınında “Bayramın Yeri” gibi lokantalar keşf edip Bayram’da karar kılıyoruz. Karnımızı doyurduktan sonra işletmenin sahibi olan Bayram’ın aslında Doğubeyazıt’tan esmer, yakışıklı bir delikanlı olduğunu; bir Bulgar’la evlenip Sofya’ya yerleştiğini öğreniyoruz. Her yönüyle girişimci bir Doğu Anadolu çocuğu! Helal olsun Bayram’a…
         Bütün sürgünlere ve katliamlara rağmen halen nüfusunun % 10’undan fazlasının Müslüman olduğu Bulgaristan’da merkezi Sofya’da bulunan bir baş müftülük makamının yanı sıra bir tane de İslam enstitüsü olduğunu ve ülkede üç tane İmam Hatip Okulu (Şumnu, Mestanlı ve Rusçuk şehirlerinde) olduğunu belirtmek gerekir. Özellikle Sofya’da dolaşırken, bir çok işyerinde Arapça tabelanın varlığı da dikkatimizi çekiyor. Son yılarda giderek artan bir Arap nüfusla karşı karşıyalar..
        İkindiye doğru caminin etrafını çevreleyen parkta, bir banka oturup, fıskiyelerden yükselen suların boşaldığı güzel bir havuzu bir müddet seyre daldım. Günün ilk yarısı boyunca yapmış olduğum gezintilere ilişkin kısa notlar tuttum. Banyabaşı Camiinin tam karşısında tarihi mimariye sahip bir alışveriş merkezine girdim. Naum adında Yahudi bir mimar tarafından 1909’da kapalı çarşı konseptinde yapılmış bir yer. Köşede bulunan bir bürodan para değişimi yapıyoruz. Sözde AB üyesi ama.. Euro’yu rahatça kullanamıyorsunuz burada.. Mecburen birkaç Leva almak lazım. Bir Leva bir buçuk TL civarında..
       Sofya’nın hemen her caddesinde tramvay hatları var. Ancak kullanılan toplu ulaşım araçlarının çoğu eski-püskü.. Fakat şehir çok düzgün olduğundan trafik sıkışıklığı hemen hiç yaşanmıyor.
        Vakit akşama doğru yaklaşırken, yavaş yavaş kalacağımız otele doğru yöneliyoruz. Şehrin güneyinde yüksekçe bir mevkide yer alan ve oldukça da yüksek bir yapı olmanın dışında herhangi bir mimari ya da tarihi özelliği bulunmayan bir oteldir Hemus… Metro istasyonuna yakınlığı, Avrupai bir havası olan, şehrin zengin kesiminin sıralandığı Vitoşa Bulvarının başlangıcında bulunmasından çok bu oteli bir çok kişi için cazip kılan özellikler herhalde etrafını saran kumarhaneler ve gece kulüpleri olsa gerek..
       Günün aydınlığından sonuna kadar istifade edip, Sofya’yı turlamak istiyorum. Durum böyle olunca eşyalarımı odama yerleştirdikten hemen sonra kendimi tekrar dışarıya atıyorum. Otelimizin çapraz aşağısındaki Hilton Oteli’ni geçtikten sonra güzel bir yapı dikkatimi çekiyor. Yaklaşınca bunun Doğa ve İnsan Müzesi olduğunu görüyorum. Kapanış saatinin iyice yaklaşmasına aldırmayarak içeri dalıp, bir birinden enteresan eserleri inceliyorum. Benim bu keşif iştahımı takdir etmiş olmalı ki, görevli kapanışı yaklaşık yirmi dakika kadar geciktiriyor. Ben de onu zorda bırakmamak için ayrılıyorum oradan..
         Büyük bir parkın üzerinde bulunan köprünün üstünde bir etkinliğe denk geldim. Tayland Fotoğraflarından oluşan güzel ve zengin bir sergi beni bekliyormuş meğer.. Köprünün kenarlarında sağlı- sollu dizilmiş olan fotoğraflar Uzakdoğu ülkesi Tayland’ın egzotik yaşamını gösteren çeşitli kareler sunuyor. Bir Balkan başkentinde bir Uzakdoğu sergisi bize dünyalı olduğumuzu ve dünyanın artık küçük olduğunu anlatıyor aslında..
         Parkta insanların davranışlarını, birbirlerine karşı ki tavır ve davranışlarını gözlemlemek için epey bir vakit geçiriyorum. Bulgarlar acayip bir millet.. Pek temiz oldukları, çevrelerini temiz tuttukları söylenemez. Yaşam tarzları Ruslara epey benziyor. Bayağı rahat, biraz kaba, alkolik ve gürültücü bir yanları var.. Bu tabloda sevimli bulduğum tek taraf parkta gülen-eğlenen-bisiklet süren çocuklar. Çocuk her yerde ve her millette sevimli bir şeydir. Tıpkı fotoğrafını çektiğim bisikletli küçük kız Kalina gibi…
         Gece hayatı, gürültü ve kalabalıklardan oldum olası hazz etmediğim için Sofya’nın eğlence mekanlarına dalamıyorum tabi.. Saat 22: 00 civarında yürüyerek otele dönüyor ve doğruca odama çıkıp, sıcak duşun ardından uykunun kollarına atlıyorum.
Ertesi sabah erkenden uyanıp, bir gün önce neredeyse bütün caddelerini yürüyüp artık arkadaşı olduğum  Sofya’ya “merhaba, günaydın” demek için balkona koşuyorum. Tam tahmin ettiğim gibi, manzara oldukça geniş bir açıyla Sofya’yı gösteriyor. Şehrin panoramik bir manzarasını bir müddet seyrettikten sonra bu kez aşağıya inip kahvaltı yapıyorum.
         Sofya’dan ayrılma vakti… 02 Mayıs Cumartesi, saat 10:00 civarı… Hemus Otelinin önünden grupça birkaç hatıra fotoğrafını çekmenin ardından otobüsümüze geçiyoruz.  Buradan güneye, Makedonya’ya, gideceğiz. Bulgaristan’dan Makedonya’ya geçiş genellikle dağlık bir araziyi aşmayı gerektiriyor. Yeşilin-sarının tonları ile bezenmiş bir toprak örtüsünü zirvesi karlarla kaplı dağlar tamamlıyor.
Sofya’dan çıkalı iki saat bile olmadan vardığımız yer Köstendil.. Osmanlı tarihi bilgilerim bana Köstendil Kazası ile ilgili çok şey söylüyor söylemesine de tur yetkililerini ikna edemiyorum burada bir süre oyalanmak için.. Grup organizasyonları benim gibi derin bir keşif ruhu  taşıyana uymuyor ama mecburen gruba uyacağız bu sefer.. Bir dahakine alacağınız olsun Köstendil ve diğer şehirler: Plevne, Şumnu, Rusçuk, Filibe, Vidin, Varna …v.d.
         Saat 13:00’te Bulgar-Makedon topraklarını ayıran uyduruk bir sınır kapısının önündeyiz. Bizden ve bir-iki otomobilden başka hiçbir araç yok.. Bu küçücük engel, bize bir saati aşan bir bekleme işkencesi çektiriyor. Civarda herhangi bir tesis de olmayınca epey bir zahmet çekiyoruz. Ama ben hemen her yerde oyalanacak, uğraşacak bir şey bulurum. Burada da bir süre oyalandıktan sonra çantamdan kitabımı çıkartıp, bir köşede usulca yarım saat okumaya dalıyorum.