MAKEDONYA (Balkanlar’daki küçük Türkiye)

MAKEDONYA
(Balkanlar’daki küçük Türkiye)
1. Kaybolmayan Şehrimiz: Üsküp
       Makedonya, Balkanların en küçük, en renkli ve en sevimli ülkelerinden biridir. Yirmi beş bin kilometrekarelik yüzölçümü ile Konya ilimizin ancak yarısı kadar yer kaplamaktadır. İki milyonu birazcık geçen toplam nüfusu bakımından ise Bursa’dan bile daha azdır. 1990 başlarına kadar Yugoslavya’yı oluşturan siyasi bileşenlerden biri iken, dağılma ile birlikte 1991’de “Makedonya Cumhuriyeti” adı altında bağımsızlığını ilan etmiştir.
       Aslında tarihi-coğrafi adlandırması ile “Makedonya”; içine Yunanistan’dan da bir bölüm alan geniş bir bölgedir. Mesela Selanik Şehri bu anlamda Makedonya’nın bir parçası sayılır. Nitekim Osmanlı’nın idaresindeki Makedonya Vilayeti, tam da bu tarihi-coğrafi gerçek göz önüne alınarak oluşturulmuştu. Bu gerçeği bilen İngiliz tarihçi Lord Kinross, Atatürk’ü konu alan kitabına (Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu) “Bir Makedonyalının Doğuşu” başlıklı bölümle başlamaktadır.
       Yani Makedonya demek, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti artı Yunanistan’ın bir bölümü demektir. Zaten bu yüzden Makedonya isminden en fazla rahatsızlık duyan devlet Yunanistan’dır. Hatta Yunanlıların Birleşmiş Milletlere yaptığı itiraz sonucunda Makedonya Cumhuriyetinin adı “Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti” şeklinde değiştirilmiştir.
       Herhangi bir denizle bağlantı noktası bulunmayan Makedonya, oldukça dağlık ve bir o kadar da yeşillik bir memlekettir. Ortasından geçen koca nehir Vardar; Batısında yer alan Ohri, Prespa ve Doyran Gölleri ülkenin başlıca su kaynaklarıdır. Sözüm ona “Yeşil Bursa” diyarından gelip, Makedonya’daki yeşilliği gördükten sonra, Bursa’ya yeşil demek gelmiyor içimden.
      Makedonya’ya 2 Mayıs Cumartesi günü bir öğlen sonrasında Bulgaristan üzerinden, yani Doğu’dan giriş yaptık. Daha ilk girişte bile artık kasvetli Bulgar topraklarından tanıdık, sıcakkanlı bir coğrafyaya giriş yaptığımızı hissediyoruz. Yemyeşillikler içinden genellikle inişli bir arazi boyunca ilerleyen otobüsün camından bakarken; tek tük beyaz minarelerin uçlarını görmek bize yabancı bir yerde olmadığımızı gösteriyor.
      Başkent Üsküp’e doğru yol alıyoruz. Bulgar-Makedon sınır kapısından Üsküp, yaklaşık üç saatlik bir süre tutuyor. Burada bir gece kalacağız. Ancak şehri iyice gezmeden otele geçmeye hiç niyetimiz yok.
       Bizim şehrimiz olarak addettiğim Üsküp’e yaklaştıkça benim duygusallığım tavan yapmış durumda… Bir Türk tarihçisi olarak Balkanlar’da dolaşmak bambaşka bir moda sokuyor insanı… Üsküp’te 1884’te doğmuş; ancak 1912’de Üsküp’ün vatandan ayrılışının acısını yaşamış ve bir daha da anavatanını görememiş büyük şairimiz Yahya Kemal’in “Kaybolan Şehir” adlı şiirini terennüm ediyorum. İlave olarak da “Biz Üsküp’ü kaybetmedik elhamdülillah” diye söyleniyorum kendi kendime..
      Üsküp’ü anlatmadan önce sözü, sözün ustası Yahya Kemal’e bırakalım. İşte şiirimiz:
 
KAYBOLAN ŞEHİR
Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır,
Evlad-ı Fatihân’a onun yâdigârıdır.
Firûze kubbelerle yalnız bizim şehrimizdi o;
Yalnız bizimdi, çehre ve ruhuyla biz’di o.
Üsküp ki Şar Dağ’ında devâmıydı Bursa’nın.
Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın.
Üç şanlı harbin arş’a asılmış silâhları
Parlardı yaşlı gözlere bayram sabahları.
Ben girmeden hayâtı şafaklandıran çağa,
Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa.
İs’a Bey’in fetihte açılmış mezarlığı
Hulyâma âhiret gibi nakşetti varlığı.
Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin
Üsküp bizim değil? Bunu duydum, için için.
Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!
Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene..
       Üsküp’e iyice yakınlaşıyoruz. Gördüğüm ilk manzara, şehrin doğusundaki bir tepeye dikilmiş olan devasa haç… İki binli yılların başlarında Hıristiyan Makedonlar tarafından dikilen  bu “Millenyum Haçı” demirden çiğ bir görüntüsü ile şovdan başka bir şey değil..  Brezilya’daki İsa heykelini takliden yapılmış olan bu haç, epey tepki de çekmiş zamanında… Şimdi kimsenin umurunda değil gibi.. Zaten Üsküp’ü dolaşınca da göreceğiz ki, tarihi şehre inat, sonradan görme zorlama bir gayretle devasa heykellerle kendilerini ifade etme telaşındalar Hıristiyan Ortodoks Makedonlar…
      Üsküp gezimizin başlangıç noktası haliyle Üsküp Kalesidir. Biraz harap halde bulunsa da, kale görkemli bir yapıdır ve şehrin panoramik bir manzarasını gözler önüne sermektedir. Kaleden Üsküp’ü ikiye ayıran Vardar Nehri; doğusundaki Hıristiyan Üsküp ve Batısındaki Müslüman Üsküp’ü doyasıya seyretmek gerekiyor.
      Bana kalırsa birkaç saatimi kalenin farklı noktalarından şehri izlemeye adayacağım. Ancak o kadar vaktimiz yok. Bir de komando/rambo tipli yerel rehberimiz bizi alelacele askeri- talimli hızlı bir yürüyüş temposunda adeta koşturdu. Sadece yarım saat içinde bizi Eski Üsküp’te şöyle bir dolaştırdıktan sonra “hadi bana eyvallah” diyen üstelik aslen de Türk olan bu kurnaz-üçkağıtçı rehberden kurtulduktan sonra artık serbestçe gezebiliriz şehri..
       Önce bu güzelim şehirde bir ikindi namazı kılmakla başladık. Kaleden inişte bir gerdanlığa dizilir gibi sıra sıra camiler uzanıp gider Üsküp’te… Şehirde halen toplam yirmi kadar cami bulunmaktadır. Bunların hemen hepsi Osmanlı devrinden kalma tarihi mabetlerdir.
       Osmanlı egemenliği Üsküp’te 1390’lı yılların başında Sultan Yıldırım Beyazıt zamanında başlamışsa da; buradaki en erken Osmanlı mimari eserleri 1430’lardan itibarendir. Osmanlı hakimiyetinin Balkanlar’da kesinleşmesi Sultan II. Murat sayesinde olmuştu. İşte Üsküp şehri de ilk camisine yine bu merhum hakan sayesinde kavuşmuştur. Yapımı 1436’da tamamlanan II. Murat Camisi ve bahçesindeki muhteşem Osmanlı Saat Kulesi mutlaka görülmesi gereken tarihi eserlerdir.
       Osmanlı’nın Balkanlar’daki en önemli şehri (1521’de Belgrad alınana kadar) Üsküp’tür. Rumeli Beylerbeyliğinin tarihi merkezi konumundaki şehir’de özellikle 15. ve 16. Yüzyıllarda muazzam eserler inşa edilmiştir. Bu eserlerden günümüze gelebilen camiler şöyle sıralanabilir:
       Üsküp fatihlerinden İsa Bey adına yapılan ve halk arasında “Alaca Cami” ismiyle bilinen 1438 tarihli cami, II. Murat Camii’nden hemen sonra yapılmıştır. Sultan II. Beyazıt’ın veziriazamı Mustafa Paşa tarafından 1492’de yaptırılan cami özellikle minaresinin güzelliği ve o dönemde rekor ölçüde uzun olması ile dikkat çekicidir. Yine Sultan II. Beyazıt’ın bu kez damadı Yahya Paşa tarafından 16. Yüzyıl başlarında yaptırılan cami ve aynı dönemde Rumeli Beylerbeyi Şahinoğlu Murat Paşa’nın yaptırdığı çarşı-merkez camii…
       Liste böyle uzayıp, gidiyor. Hakikaten Osmanlı Devlet adamlarının Balkanları mamur hale getirmek için birbirleriyle nasıl yarıştıklarını göstermeye Üsküp en önemli kanıttır. Camilerin dışında bir çok han, hamam, çeşme… vs. eser de yaptırılmıştır Davut Paşa, Kurşunlu, Kapan Han gibi… Zaten Balkanların tarihi boyunca en huzurlu devresi de bu birkaç yüz yıllık Osmanlı idaresi dönemidir.
      O huzur döneminin manevi dayanaklarından olan tekkelerden günümüze gelebilen tek örnek ise Rufai Tekkesidir. Diğerlerinin hepsi geçen yüzyılda yıkılıp, gitmiştir. Yani gerçek şeyhler, gerçek postlara binip, terk-i dünya eyledikten sonra bir türlü huzur yüzü görmedi bu coğrafya..
       Türkiye’nin herhangi bir yerinden farkı yok buraların… Lokantalarında güvenle yiyebileceğiniz Anadolu lezzetleri; kahvelerinde Atatürk, Recep Tayyip Erdoğan gibi liderlerin ve Türk bayraklarının altında yudumlayacağınız sıcacık bir çay, size evinizde olduğunuzu hissettirecektir.
      Şehirde alış-veriş yapmak, ya da yemek-içmek istediğinizde Türk Lirası her yerde geçiyor. Yani ülkenin resmi para birimi olan Makedon Denarını almasanız da sorun yok.. Bu arada 1 TL, yaklaşık yirmi Denar ediyor.
      Hemen her mekanda Lig TV açık, herkes İstanbul’daki üç büyük futbol takımından birinin taraftarı neredeyse.. Son zamanlarda Bursaspor’un da hatırı sayılır bir taraftar kitlesi var.. Bursa Büyükşehir Belediyesi ve aslen bir Balkan göçmeni çocuğu olan Başkan Recep Altepe Makedonya’ya ciddi bir tanıtım ve yatırım yapıyor.
      Altını çizerek vurgulamak istediğim bir husus var ki; o da bütün Balkanlar’da karşınıza çıkacak olan TİKA gerçeğidir. Tam açılımı ile Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı adındaki resmi kuruluşumuz Balkanların her yerindeki tarihi mirasımızı yeniden ayağa kaldırmak için son on yıldır acayip çalışıyor.
      Oldukça kültürlü, bilgili bir Arnavut genci olan Hakkı’nın bir sözünü buraya nakletmek istiyorum: “ .. Türkiye’nin Balkanlar’daki varlığı eskiden yok gibi bir şeydi. Oysa dokuz-on yıldır her yerde Türkiye var. Her eserde TİKA’nın imzası var..”
      Bizim Balkanları ve eski Osmanlı coğrafyasını ikinci kere fethetmemiz ancak güçlü bir ekonomi ve bilinçli bir kültür faaliyeti ile olabilecektir. Bu konuda henüz yolun başındayız.
      Bu derin düşüncelerle dolu iken zihnim, ayaklarım beni Vardar’ın serin kıyılarına getirmiş durumda… Vardar Makedonya’nın can damarıdır. Şiirlere, türkülere konu olmuş; verimli ovaları beslemiş bir anadır Vardar.. Başkent Üsküp’ü ortadan ikiye ayırır.. Vardar Üsküp’ün aşkıdır. Nazlı bir sevgili gibi kıvrılarak akar ve şehri kendisine hayran bırakır adeta..
       Üsküp’ün iki yakasını bir araya getirmek için köprü kurulması kaçınılmazdı. Sultan II. Murad’ın da muradı bu idi. Köprü yapımına onun devrinde başlandı; lakin o muhteşem taş köprüyü tamamlamak oğlu Fatih Sultan Mehmed’e nasip oldu. Beş yüz yıldan fazladır ayakta duran bu tarihi taş köprü tam bir mimari şah eserdir. Vardar’ın en sadık arkadaşıdır Fatih Sultan Mehmet Köprüsü… Üzerinde mihrabı olan tek köprü örneği herhalde budur.. Yakın zamanlarda Vardar Nehrinin üstüne Makedonlar tarafından bir dizi köprü yapılmıştır. Ancak bunların hepsi, tarihi Osmanlı köprüsünün azameti karşısında mahcup bir çocuk gibi kalmaktadırlar.
Vardar Nehri Üsküp’te yaşayanlar için aynı zamanda bir kültür sınırı anlamını da taşımaktadır. Şöyle ki; nehrin doğu yakası Hıristiyan; Batı yakası Müslüman’dır. Dinler ve kültürler arası bir buluşma veyahut bir ayrışma çizgisi diyebilirsiniz Vardar için…
       Şimdiki Makedonya Devleti, daha çok Hıristiyanları koruyan, kayıran bir tutum içerisindedir. Nitekim Hıristiyan kesim daha zengin edilirken; Müslüman kesim yoksullaştırılmak istenmiştir. Şehrin bu yeni yetme, Hıristiyan kesiminde aşırı bir gösteri hali yaşanmaktadır. Devasa heykeller, Makedonların kendilerine bir tarih kurgusu yaratma girişiminin ifadesidir. Hıristiyanlık öncesi paganist  Filip ve oğlu İskender’in metrelerce yükselen heykellerinin yanı başında bir sürü Hıristiyan heykelleri acayip bir karmaşa meydana getirmektedir. Üsküp’te resmen, yani devlet eliyle son yıllarda yürütülen bir heykel ve haç show alabildiğine yaşanmaktadır. Bu gösteriye devasa binalar da eşlik etmektedir. Tam bir sonradan görmenin getirdiği zorlama bir gösteriş hali diyorum ben buna…
        Bu yeni yapılar arasında mimari tarzı açısından en çok hoşuma giden St. Clement Kilisesi oldu. 1990’ların başında tamamlanmış büyük ve zarif bir yapı bu kilise.. Ayrıca modern şehirde Rahibe Teresa’nın evi, Ristik Sarayı ve Üsküp Garı da gezilebilecek 20. Yüzyıl başı eserlerindendir.
       Şehrin bu yeni kesiminin hareketli akşam ve gece saatlerinde biraz dolaştıktan sonra yeniden sükûnete ve tarihe dönüş yapıyoruz. Artık otelimize giriş yapmak gerekiyor. Bizi bekleyen otobüsümüze atlayıp, Aleksandır Makedonski Bulvarının üzerinde yer alan Continental Otel denilen dört yıldızlı modern otel binamıza giriş yapıyoruz. Günün yorgunluğunu odamızda atarken, ben her zaman ki gibi dayanamayıp, hem gece ve hem de sabaha karşı şehir manzarasını ayrı ayrı içime çekmek için balkona; o da kesmeyince terasa çıkıyorum.
2. Erenler Diyarı Kalkandelen’den Cennet Belde Ohri’ye
      Üsküp’ten Kalkandelen’e; oradan da dünyanın en güzel göl-şehirlerinden olan Ohri’ye yolculuğumuz var. Bir sabah vakti Üsküp’le vedalaşıp, yola koyuluyoruz. Arabamız Batı’ya, Arnavutluk’a doğru ilerliyor. İstikamet Kalkandelen ve Ohri…
      Vardar’ın soğuk sularını aldığı kaynak Şar Dağlarıdır ve Kalkandelen nâm-ı diğer Tetovo bu dağın eteğinde kurulmuş harika bir şehirdir. Vardar’ın en önemli kolu olan Tena Irmağı buradan geçmektedir.
      Tarih boyunca Bektaşiliğin, yakın tarihte de Arnavut milliyetçiliğinin merkez üssüdür burası… Kalkandelen, kesinlikle ayrıca ve tek olarak gezilmesi gereken bir yer… Her ne kadar günümüzde turistik bir mekana indirgenmişse de Harabati Baba Tekkesi, manevi açıdan oldukça etkileyici bir dergah vazifesi gördü asırlarca.. Günümüzde turistlerin en fazla rağbet ettikleri yerlerin başında gelir.. Ruhlarını aç bırakmış zavallı modern insanoğlu buradan bir medet umar gibidir..
       Arabamız ilk olarak yüksek bir konuma çıkıp, şehri panoramik olarak izlememiz için bir mola veriyor. Gözün alabildiği en uzak mesafeye kadar ve onun ötesine de uzanan bir ova Üsküp’e kadar uzuyor.
       Arkamızda ise erişilmesi imkansız bir kartal yuvasını andıran ilginç kaleye arabayla çıkmak mümkün değil.. Yayan tırmanmak ise ancak ciddi dağcıların işi.. Dolayısıyla uzaktan ve Altan seyretmekle yetiniyoruz bu insan çıkmaz kaleyi..
       Ağır ağır, yavaş yavaş şehre iniyoruz. Halkının çoğu Müslüman olan Kalkandelen’de dolaşarak dünyanın kesinlikle açık ara en süslü camisi olan Alaca Camii’ne varıyoruz. Bir camiyi eğer bayanlar yaparsa işte böyle süslü olur!
      Gerek içi ve gerekse de dışı envai renk ve motiflerle bezenmiş olan bu camiyi oldukça varlıklı iki kız kardeş yaptırmışlar. Özellikle kafilemizdeki bayanlar camiye adeta bayılıyorlar.. Zaten cami de bu yönüyle dünyanın dört bir yanından turist akınına uğruyor.
        Alaca Camii’nden sonraki durağımız Harabati Baba Tekkesi meşhur bir Bektaşi dergahıdır. Tekkenin geniş bahçesi, mis kokulu çiçekleri arasında serpiştirilmiş han-gâhlar bulunmaktadır. Balkanların fethinde “heterodoks” denilen gayr-i Sünni tarikatların başındaki babaların/alp erenlerin/dervişlerin büyük bir katkısı olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak bölgede Bektaşi, Kalenderi, Melami… gibi ılımlı tarikatlar daha çok benimsenmiştir.
       Harabati Baba’da bizi karşılayan dergâh sorumlusu, çok hoş bir aksanla bize Türkçe olarak Ali’yi, Hüseyin’i ve Hacı Bektaş-ı Veliyi anlatıyor. Bir yandan dergâhta teşhir edilen eşyalara bakarken, bir yandan da bu modern dedeyi dinliyoruz. İslam’ın temelde sevgi ve hoşgörü dini olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Ancak tekkenin birkaç yıl önce radikal selefi bir grup tarafından kısa süreliğine işgal edilmesi ve tahribata uğraması bizzat Müslümanlar arasında bile ortak değerlerin ne kadar hassas bir çizgi üzerinde bulunduğunu gösteriyor.
       Nitekim Tekkenin girişinde nöbet tutan sakallı eski UÇK militanı Cumali bile sevgi ve hoşgörüye inanmadığını gelip geçene verdiği vaaz niteliğindeki propaganda konuşmalarında ortaya koyuyor. Balkanlar’da yaşanan acı hadiseler insanları birbirlerine karşı kuşkucu olmaya itmiş durumda.. Makedonya’da hassas etnik ve dini ayrılıklar üzerine kurulan kısmi birliktelik ancak 2002 senesindeki Ohri Antlaşması ile sağlanmış. Kalkandelen ve Gostivar gibi Batı’daki şehirlerde yaşayan halk aslında kendisini Makedonya’dan çok Arnavutluk’un bir parçası olarak hissediyor.
       İçinde bir gece dahi kalmadan ve meşhur kuru fasulyesinden tadamadan ayrılıyoruz. Kalkandelen’den.. Oysa burası birkaç gün kalınması gereken bir yer. Kalkandelen- Ohri yolunun üzerinde ilk şehir Gostivar’dır. Nüfus ve büyüklük bakımından daha küçük bir yerdir burası.. Tipik bir Arnavut şehri.. Tarihi ve turistik açıdan öne çıkan pek bir yer yok burada.. Gostivar özellikle tatlıları ile, konak ve nazlıfatma adı verilen baklavaları ile ünlüdür. Şehirde yarım saat kadar durup, bol camilerinden birinde biraz duruyoruz. Arada tatlılardan alıyoruz. İşyerlerinin çoğunda Latin harfleri ile Türkçe tabelalar dikkatimi çekiyor. İşte onlardan biri olan Topkapı Börek’ten de börek aldıktan sonra Gostivar’dan ayrılıyoruz.
       Ohri’ye giden yol belki de dünyanın en güzel yoludur. Bir kere masmavi göğün altında yemyeşil bir tabiat, bir buçuk saat kadar kıvrıla kıvrıla çıkış ve bir o kadar süre de aynı şekilde iniş yolu sizi karşılıyor. Gözünüzün zevke doyması, ruhunuzun dinlenmesi için bu engebeli yolculuğu göze almalı insan.
       Ben yolun ruhuna uygun müzik dinlemeye özen gösteririm. Balkan seyahatimizde Rumeli türkülerinden bir demet derleyip, dinlemek için yanıma almıştım. Harika bir kayak merkezi olan Mavrova’nın yakınından geçerken ben Rumeli’nin kızı Yasemin Göksu’nun o berrak sesinden Mavrova Türküsü dinliyordum.
O ne harikulade bir ses! Şöyle başlıyor türkümüz:
Mavrova’dan aldım sümbül bir okka nohut
Al beni bre sar more sümbül yanında uyut
      Öğleden sonra iki buçuk sularında Ohri’ye giriş yaptık. Biz “Ohri” diyoruz ama şimdiki resmi söylenişi “Ohrid”.. Kendi telaffuzumuzu kullanmaya devam ederek Ohri diyeceğiz. Türkçe aslından değiştirilen, dönüştürülen yeni yer isimlerine inat ben hep eski isimlerini kullanırım..
       Ohri, aynı isimle anılan tertemiz bir gölün kıyısında bulunan bir tatil beldesi.. Makedonya’nın en Batı ucu.. Göl aynı zamanda Makedonya ile Arnavutluk arasında bir sınır konumunda. Bu civarda Ohri gölünden başka bir de Prespa ve Doyran Gölleri vardır. Bu üç gölün en büyüğüdür Ohri..
      Yemyeşil bir tabiatın çevrelediği masmavi bir gölün kıyısında bembeyaz evleri olan şirin bir beldedir Ohri.. Onu en çok İznik ile mukayese ettim. Bu karşılaştırmadan birkaç ana başlık halinde şu tespitlerim var:
      Tarih bakımından İznik kadar zengin değil ama doğal güzelliğinin korunması açısından İznik’e açık ara fark atar Ohri..  
      Şehrin mimari dokusunun korunması ve evlerinin güzelliği bakımından da İznik’ten çok ileri bir şehir Ohri.. Kendinizi bu evlere bakarken Safranbolu’da zannedebilirsiniz.
      Şehre gelen turist sayısı bakımından İznik’in neredeyse on katı kadar rağbet görüyor Ohri..
      Ohri tamamıyla UNESCO’nun dünya kültür mirası kapsamında bulunmakta iken; İznik gibi bir şehrin bu listeye girememesi açıkça bizim ayıbımızdır.
      Biz ne doğayı; ne de tarihi koruyoruz. Büyük bir medeniyete sırt çevirmiş hödük çocuklarız..
      Acı ama gerçek!
      Kültür Bakanı müsteşarımıza İznik ile Ohri konusundaki karşılaştırmalı tespitlerimi iletmiş ve dikkatini çekmeye çalışmıştım. İnşallah gereken bazı adımları atarlar.
       Ohri’nin sahile paralel uzanan taş sokaklarında bir gezinti yapıyoruz grup olarak… Kenti süsleyen eserler arasında Slav tarihi ve kültüründe önemli yeri olan Kiril-Metodius kardeşlerin heykelleri dikkat çekiyor. Ayrıca tarihi kiliseleri ünlü olan Ohri’de en beğendiğim kilise St. Kaneo Kilisesi… Kahverengi çatısı ve aynı renk taşları ile yüksekçe bir tepeden harika bir göl manzarası keyfini çıkarabilirsiniz bu küçük kilisede..
      Ohri hem Müslüman hem de Hıristiyanlığı bir arada yaşayan bir şehir. Çandarlı Ali Paşa’nın yaptırdığı cami ile 1913 yılında kiliseye dönüştürülen Fatih Camii, artık cami olarak hizmet verememenin hüznünü yaşatıyor bizlere..
       Ohri’de en dikkat çekici yerlerden biri de el yapımı kâğıdın üretildiği ve satıldığı şehir içindeki küçük atölye. Burada birinci, ikinci ve üçünü hamur kalitesindeki kağıdın nasıl yapıldığını uygulamalı olarak anlatıyor bize Ohrili güzel kız.. İşi belki biz de yaparız diye kayda çekiyorum bu kağıt yapım anını..
        Vakit ikindiye yaklaşırken, biz acıkıyoruz. Şehirde Müslümanların yoğun yaşadıkları semte gidip orada tanıdık ve güvenli lokantalar buluyoruz. Yemekleri klasik Türk yemekleri usulünde, lâkin yemek servisi konusunda yavaş ve acemiler. Beş dakikalık bir hizmeti ancak bir saate yapıyorlar.
       Yemeğimizi yedikten sonra ikindi namazını kılmak için şehrin meydanında bulunan ve bulunduğumuz yere en yakın düşen camiye gidiyoruz. Tekke Camii diye bilinen bu cami bir halveti tekkesinin bitişiğinde bulunuyor. Farz namaza geçmeden evvel müezzin yanık bir sesle üç Kulhuvalah bir Elham okuduktan sonra kamet getiriliyor. Namaz sonrasındaki tesbihat da bitince normalde biz kalkacakken bir anda küçük bir zikir meclisi oluşunca gitmekten vazgeçip, zikrullaha karışıyoruz. Bana çok hoş bir farklılık yaşatıyor bu mekân, bu ibadet.
        Camiden çıkarken, imamla ayaküstü sohbet etmeye başlıyoruz. İmamımız Türkiye’den buraya görevle gelmiş Keles’ten bir hemşehrimiz. Sohbetimize Türk üsulu bir kahvehanede çaylarımız eşliğinde devam ediyoruz.
       Akşamüzeri gölün en romantik sayılabilecek anlarında birkaç arkadaşla bir tekne kiralayıp, Ohri’de yaptığımız göl sefası unutulmazdı. Bu güzelim şehri bir de gölden seyretmeyi herkese tavsiye ederim. Müthiş kareler yakalıyoruz bu göl gezintimizde..
        Tekne ile göl sefası dönüşümüzde artık güneş batmış ve akşam başlamıştı. Ohri’nin alış-verişi ile meşhur çarşılarına dalma vaktidir artık. Söz konusu Ohri olunca inci-boncuk almamak olmaz. Özellikle Ohri incisi almak gerekir. Ben de kız babası olarak çocuklara birkaç incili hediyelik alıyorum. Fiyatlar çok yüksek değil.
        Uzun günün yorgunluğunu atmak için otelimize döndüğümüzde vakit gece yarısını gösteriyor. Riviera Oteli.. Göle oldukça yakın, şehir merkezinde güzel bir tesis.. Bir otelden çok ev havasında oluşu hoşuma gitti. Buraya gelecek olanlara rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir konaklama yeri.. Otelin teras ve balkonları sabah ve akşam saatlerinde muhteşem göl manzarasına açılıveriyor.
        Sabahın ilk ışıklarını ayakta ve dışarıda karşılamak sağlıklı, dinç insanların vazgeçilmez alışkanlığıdır. Ben de sabah erken saatinde göl kenarında yürüyüş yapıyorum. Ohri’nin temiz havasını içime çekerek, güneş kardeşi bekliyorum. Güneşin doğmasının ardından bir süre daha göl kenarında gezdikten sonra otele dönüp, doğrudan kahvaltıya geçiyorum. Sıkı bir kahvaltı yapmamız şart; çünkü yeniden yola koyulacağız.
3. Makedonya’daki Son İki Durak: Resne ve Manastır
        Ohri’den sonra istikamet Manastır Şehri.. Oradan da Yunanistan’a geçeceğiz. Bu iki şehir arasındaki mesafe yetmiş kilometre civarında.. Yol üzerindeki ilk durağımız Resne.. Makedonlar “Resen” diyorlar. Burası özellikle elma bahçeleri ünlü, yeşil bir memleket.. Resne’ye çok yakın bir Hıristiyan köyü olan İbad’da arabayı durdurup, elma yiyoruz.
       Resne: Küçük, sevimli bir kasaba… 1908 Meşrutiyet devriminde “Hürriyet kahramanı” olarak tanınmış Osmanlı subayı Niyazi Bey’in memleketi… Zaten Makedonya’nın tamamı o dönemde İttihat ve Terakki Partisinin kalesi idi. Eşkıyaları ile, isyancı ve komitacıları ile yakın tarihe adını yazdırmış bir yerdir Makedonya.. Meşhur bir hikayedir: Sultan Abdülhamid, Manastır valisine gönderdiği telgrafta Manastır’da ne kadar ittihatçı bulunduğunu sorar. Valinin cevabı ibretliktir: “..Padişahım, bu Manastır Şehrinde bendenizden gayri herkes İttihatçıdır..”. Tabi durum böyle olunca padişah mecburen ittihatçıların isteği olan meşrutiyeti ilen etmek zorunda kalır. İşte Makedonya böyle belalı bir yerdir.
       Yolumuz Resne’ye düşmüşken bir de Resneli Niyazi’nin ibret-âmiz hikâyesini nakledelim:
      Niyazi Bey, hürriyetin ilanından sonra acayip, baş döndürücü bir şöhrete kavuştu ve o kısa, parlak dönemin bir eseri olarak bir saray ihtişamında ev yaptı Resne’de.. Günümüzde “Niyazi Bey Sarayı” adıyla şehre gelen turistler tarafından ziyaret edilir. Bu saray-ev şu an kent müzesi olarak hizmet görmektedir. Zavallı Niyazi sarayının tadını çıkaramadan dava arkadaşları tarafından haince vuruldu. Ardından şöyle bir atasözü bırakarak: “ Ne şehittir, ne gazi; pisi pisine gitti bizim Niyazi..”
       Resneli Niyazi’nin Resnesinde ve sarayında durmadan yola devam edip, Makedonya’daki son durağımız olan Manastır’a varmış bulunuyoruz. Makedonca adıyla: “Bitola”… Mustafa Kemal’in lisedeki gençlik yıllarını geçirdiği Manastır..
       Manastır’a girer girmez ilk iş olarak arabayı doğruca Manastır Askeri İdadisi’nin önüne çekiyoruz. Osmanlı Devletinin son dönemlerindeki en önemli askeri liselerden birisi olarak, bir çok güzide subay adaylarını yetiştirmiş bir askeri eğitim kurumu idi burası.. Günümüzde ise etnografik bir şehir müzesine dönüştürülmüş olan bu tarihi mekânda Mustafa Kemal anısına bir Atatürk özel bölümü hazırlanmış.
       Biz de ilk olarak Atatürk özel bölümünü geziyoruz. Atatürk’e ait bazı eşyalar, Türkiye’den getirtilerek buraya yerleştirilmiş. Buradaki en dikkat çekici hikaye olarak da genç Mustafa Kemal’in güzel Makedon kızı Eleni’ye olan aşk hikayesini gözler önüne seren mektup.. Lise öğrencisi Mustafa, Hıristiyan kızı Eleni’ye aşık olur; Eleni de ona… Ancak bir araya gelme şansları yoktur maalesef.. Geriye Eleni’nin yıllar sonra gönderdiği mektup ile Şirok Sokak’taki evlerinin balkonu tanık olarak kalır.
 Manastır Askeri İdadisi’nin hemen her yerini gezdim. Bundan yüz küsur yıl önce burada yatılı okuyan Müslüman-Türk gençlerinin acılarını, sevinçlerini hayal etmeye çalışarak.. Sonra, binanın müze olarak kullanılan bölümünü dikkatle inceledim.
       Bir saatlik bir gezintinin ardından askeri idadi’den çıkıp, şehir merkezine doğru yürümeye başladık. Manastır’ın en güzel caddesi olan Şirok’ta gezmenin tadı bir başka.. Bir kere çok doğal ve tarihi bir cadde olan Şirok Caddesinin asıl adının Hamidiye Caddesi olduğunu unutmadan gezin. Türk konsolosluk binası da cadde üzerinde.. Bu cadde üzerindeki kafeler, restoran ve dükkanlar vaktin nasıl geçiverdiğini unutturur adama.. Tarihi İstanbul Dönercisi tavsiyemdir. Burada dolaştığınızda Türkiye’den bir çok bilindik marka ile karşılaşabilirsiniz. Sadece Manastır’da değil; Makedonya’nın hemen her yerinde Halkbank şube ve bankamatiklerine rastlamak tatlı bir sürpriz oldu bizim için..
       Manastır, günümüzde daha çok Hıristiyan bir kent kimliğine bürünmüş durumda.. Şehir merkezindeki iki büyük Osmanlı camisinde de ibadet edemedik maalesef. On altıncı yüzyılın başında inşa edilen İshak Çelebi Camii ve aynı yüzyılda ama ilkinden daha sonra inşa edilen Yeni Camii geçen onca asra rağmen ihtişamlarını korumaktadırlar. TİKA tarafından yapılan restorasyon henüz sürdüğü için giremedik içeri.. İshak Çelebi’nin çaprazında bulunan arihi saat kulesi tepesine takılan haçın iğreti duruşuna rağmen güzel.. Yine Osmanlı devrinden kalma han ve hamamların çoğu işlevini aynen icra ediyorlar. Hakikaten Balkanlar’a gelişigüzel yerleşmediğimizi; oraları geçici ve yabancı bir memleket olarak görmediğimizi bunca Osmanlı eseri kanıtlamaktadır.
       Manastır’ı Selanik’e bağlayan tren yolunun üzerinde bulunan tarihi Tren Garı’nın yanından geçerken bir tarihçi olarak geçmişin bazı olayları canlanıyor zihnimde.. Mesela padişahın buraya gönderdiği müfettiş Şemsi Paşa, trenden inerken Yüzbaşı Atıf Bey tarafından kurşun yağmuruna tutulup, oracıkta can vermişti.
        Manastır’dan araba ile sadece on beş dakikalık bir mesafeden sonra sınıra varılıyor. Ötesi artık Yunanistan diye geçse de aslında coğrafi anlamda Makedonya devam ediyor. Biz de bu gezi notlarımızı bu sınırda tamamlayıp, bir sonraki yazımızda Yunanistan’la devam edeceğiz inşâ-ALLAH…