Otobiyografik Bir Deneme

  

TERCÜME-İ HÂLİMDEN (KENDİ HAYAT HİKAYEMDEN) BİR KESİT

      Dilimizde  “Tercüme-i hâl” Osmanlı’dan miras bir kelimedir ve ben “Biyografi/ Otobiyografi” gibi Batı menşeli kelimeler yerine dâima bu kelimeyi tercih etmişimdir.

       Girişteki bu sözlük çalışmasından esas konuya, yani kendimi tanıtmaya geçebilirim. Burada hayat hikayemin memleketim Muş’ta geçen çocukluk döneminden bir kesit sunmakla yetineceğim.

Bendeniz Salih EROL..

      Anadolu’nun kapılarının Müslüman Türklere açıldığı yer olan Malazgirt’te doğmuşum. Malazgirt’e “Türkiye tarihinin mukaddimesi” diyorum ben. Mukaddime, yani başlangıçtır Malazgirt.

     Belki de doğduğum yerin tarihi bir mekan olmasının bende bıraktığı tesirle  yıllar sonra tarihçiliği meslek olarak tercih ettim. Orta okul çağlarında bir çocukken Malazgirt Kalesinin surlarında dolaşırken önce cesur, inançlı ve mütevazi Alparslan’ı ve aynı özelliklere sahip askerlerini; ardından da gururunun sarhoşluğuna kapılan zavallı İmparator Romanos Diogenes’i (Romen Diyojen) hayal ederdim.

      Bu satırları 2015 yılı başlarında yazdığımı göz önüne alacak olursak, bundan yaklaşık kırk sene evvel başlamış hayat yolculuğum… 1976 yılının Şubat ayında Muş’un Malazgirt İlçesine bağlı Kadı Köyünde Hasan ve Hazal EROL’un ikinci çocukları olarak doğmuşum. (Bizim Köylülerin konuştuğu Kurmanci lehçesi ile söyleyecek olursak: Qadé). Zavallı annem benden sonra dokuz çocuk daha doğurmuş ve hiçbir doğumunda bir hastaneye, ya da sağlık ocağına gitmemiştir. Kardeşlerimden üçü ilk bir yaşları içerisinde ölmüş ve geriye sekiz kardeş kalmışız. Allah yaşayanlara sağlıklı, uzun ömürler versin.

     Bizimkilerde evlenme cüzdanı çıkarma ve doğan çocuğu nüfusa kayd ettirme bilinci zayıf olduğundan beni de ancak ortaokula başladığım yıl, yani on bir- on iki yaşlarında iken nüfusa kayd ettirdiler. Beni kayda götüren anam, kayıt esnasında doğum tarihimi kesin olarak bilmeyince (tabi o zaman ben de bilmiyordum) nüfus memurunun insafına kaldık. Memur beni kimliğe 07.07.1978 tarihli olarak yazmış. Ben hayatımda ilk kez bir nüfus cüzdanına sahip olmanın ve orta okula başlayacak olmanın heyecanıyla bu yanlışlığı o zaman fark etmemişim bile… Yani çok sonradan öğrendiğim gerçek doğum tarihimle, resmi tarih arasında iki buçuk yıl fark vardır. Varsın olsun, ben kendimi olduğumdan dört-beş yaş daha genç hissettiğim için bu farktan hiç rahatsız olmadım.

       Doğduğum yer olan Kadı Köyü, tarihte adeta unutulmaya bırakılmış; kendi kaderine terk edilmiş; dünyadan yalıtılmış küçük bir yerleşim yeri… Yolu ve elektriği olmayan; suyu sadece köy meydanındaki çeşmeden sağlanan, küçük okulu hemen her zaman öğretmensiz ve yaklaşık altmış haneden oluşan fakir bir köy işte…

    En yakın şehir olan Malazgirt’e yaklaşık kırk; Muş il merkezine ise yüz elli kilometre uzaklıkta bulunan köyümüzü dışarıya bağlayan bırakın asfaltı, bir şose yol bile olmadığından yılın büyük bir bölümünde araç giremezdi. Son derece kötü tesviye edilmiş olan toprak yol ancak yaz mevsiminde araçlara geçit verebiliyordu. 1980’lerin ortalarına kadar köyde hiç kimsede taksi; dolmuş veya kamyon gibi motorlu araçlar yoktu. Ondan sonra da tek tük, bir iki araç alındığını hatırlıyorum. Yalnız altmış hanelik köyde beş-altı traktör olduğunu söylemeliyim.

 

Okul ve Medrese Arasında Köyde Geçen İlk Eğitim-Öğretim Hayatım

      İlk okula erken bir yaşta (beş- altı) başladım. Tek bir sınıfta, beş sınıf bir arada, yaklaşık elli öğrenciye bir öğretmen ders vermeye çalışıyor. Türkçeyi doğru-dürüst bilen neredeyse tek bir çocuk bile yok. Herkesin anadili Kurmanci. Öğretmen ne yapsın? Konuşma-yazma ve okumayı aynı anda öğretmek kolay değil tabi. Köyde bizim aile lakabımız “Türk” ama ben de Türkçe konuşamıyordum. Sanırım bizim Türklüğümüz, büyük dedem rahmetli Ahmed’in Türkçe’yi çok iyi bilmesi ve vakt-i zamanında Hamidiye Alay Beylerinden birine tercümanlık ve katiplik yapmasından ibaret. Gerçi amcalarım ve babam da Türkçe’yi iyi biliyorlardı. Ancak bize öğretmemişlerdi.

     Zaten öğretmen de ders vermeye istekli, mesleğinde idealist bir eğitimci olmadığından, gayet realist davranarak yaklaşık iki ay ders vermeye çalıştıktan sonra dönemi uzun raporlarla tamamlıyor ve karne zamanları gelip, bizlere birer karne karalayıp tekrar memleketine gidiyordu.

     

 Ben ilk okula başladığımda bana herhangi bir defter ya da kalem gibi şeyler alınmadı. Hiç unutmam, okulu terk eden amcamın oğlundan yadigar bir defterle üç yıl idare ettim. Aslında okuma ve yazmaya karşı ilgim ve yeteneğim büyüktü. Lakin yukarıda bahsettiğim gibi senede ancak üç-dört ay köyde durabilen bir öğretmen yetersiz geliyordu. İlk okul üçü bitirdiğim halde doğru-dürüst bir şey bilmiyordum. Bir gün rast gele bir biçimde benim okuldan neler öğrendiğimi sınamak isteyen babamın bana Türkçe sorular sorması karşısında hiçbir cevap vermediğim için birkaç tokat yediğimi hatırlıyorum.

     Okula başladığım yıl aynı zamanda camiye de başladım. Elif ba, Kuran-ı Kerim derken, ben iyice ısındım Arapça okumaya… Cami hocam Molla (Mele) Abdullah, çok iyi bir alim ve iletişim uzmanı ve sosyal yönü kuvvetli bir zat  idi. Benim narin, naif yapımı, okumaktaki başarımı takdir ediyor ve halkın önünde beni onurlandırıyordu. Bu aşk ve şevkle yedi yaşında Kuran-ı Kerimi hatim ettim ve izleyen yıllarda her Ramazanda bir hatim indirmeyi alışkanlık haline getirdim. Hoca, beni eski medrese usulunce okutmaya devam etti. Arapça- Kürtçe ekseninde bir okuma yaptım. Öyle ki, on bir yaşına geldiğimde Suyuti’nin kitabına gelip dayanmıştım. Önümde bu kitap ve ardında Molla Cami’nin kitabı kalmıştı. Onları da bitirirsem imam olacaktım.

     Bir yandan da kör-topal bir resmi eğitimle ilk okula devam ediyordum. Eğitim hayatımdaki dönüm noktalarından biri ben dördüncü sınıfa geçerken yaşandı. O sene köyümüze genç, idealist bir sınıf öğretmeni geldi. Adana Kozan’dan İsa Yıldırımlar... Bir eğitimci dokunuşu ile içimdeki okuma aşkını harekete geçirdi. Madem ki, ben medrese derslerinde bu kadar başarılı idim; okulda da başarılı olmamak için hiçbir engel yoktu. Gerçek anlamda okumaya başladığımı işte bu dördüncü senemde hissettim.

     Öğretmenimiz kışın dahi köyden kaçmadı. Sonuna kadar dayandı. Hatta yarı yıl tatilinde köyde mahsur kalıp, memleketine gidemediği de oldu. O da kar kış demeden tatilde bile beni okula çağırdı, ha bire kitaplar verdi. Ancak bu sayede ilk okulun son iki yılı sayesinde ben okuma-yazma ve konuşmayı sökebildim.

Malazgirt’e Yatılı Orta Okula Gidiyorum

       İyi öğretmen öğrencisini sadece mezun etmekle kalmaz; ona daha yüksek okullara gitmesi için rehberlik de yapar. Hele ki, bu öğrenci nereye gideceğini bilmeyen bir köy çocuğu ise, o zaman rehberlik öğretmene farzdır. İsa öğretmenim de benim hayatımın dönüm noktası olan orta okula gitmem ve ilk kez köyden çıkmam hususunda bana rehberlik etti.

     1987-88 Eğitim-Öğretim yılında ben ortaokula başladım. O yıl Malazgirt’e atanmış olan idealist bir kaymakam, Nevzat Sinan,  köy çocuklarının şehir merkezindeki ortaokul ve liseye gelme oranının düşüklüğü karşısında bir şeyler yapmak istemiş ve tek katlı bir binayı yatılı pansiyon haline getirerek, köy çocukları için bir imtihan açtırmış. O imtihanı kazananlar yatılıya bedava alınacak ve ortaokula gidecekti.

     İşte yatılı sınavına öğretmenimiz bizim köyden beş tane çocuk götürdü. Zaten o böyle bir şey yapmasa, hiç birimizin ailesinin haberi bile olmayacaktı. Üç yüzün üzerinde nüfusun yaşadığı köyde hiç kimse liseye dahi gidememiş vaziyette..

     1987 yılının Eylül başlarında sınava girdik. Yüz üzerinden elli almak yeterli olacaktı. Köyümüzden giden beş öğrenci arasından bir tek ben altmış iki puanla barajı geçip kazanabildim. Öğrenim seviyemin ne durumda olduğunu gösteren bu ilginç sınavı hiç unutmadım. “İnce” nin zıt anlamlısı nedir? Sorusuna “Uzun” cevabını işaretlediğimi de utanarak hatırlarım hep. Aslında problem şu idi ki; ben “zıt anlam”la ne kastedildiğini anlayamamıştım. Yani Türkçem o denli iyi!

      Ama Türkçedeki bu eksikliğimi iyi ki de kendime dert edinmişim. Zira birkaç yıl içerisinde Türkçe dilbilgisi ve anlama konusunda kilometreler kat ettim adeta. Şöyle ki, 1987’de incenin zıt anlamlısını bilmeyen ben, 1994 yılında Üniversite sınavının ikinci basamağında(ÖYS) altmış dört Türkçe sorusunun tamamını doğru yanıtlamıştım.

     Yatılı orta okul sınavımızla ilgili son bir anekdot daha anlatıp, geçeyim. Tümüyle köy çocukları için yapılan bu sınavda, zavallı çocuklara sorulabilecek en kazık soru herhalde şudur:

    “Kaymakamın makam plakasının rengi nedir?”

     Düşünün! Hepimiz köyden ilk kez çıkmışız. Hayatımızda ne kaymakam; ne de makam aracı görmüşüz. Bizden makam plakasının rengi soruluyor. Tabi, tamamen kafadan işaretlediğim şık yanlış çıktı. Meğerse beyaz zemin üzerine kırmızı imiş kaymakam hazretlerinin makam aracı!

      O tarihte bizim köy çocukları olarak ortaokula gitmemize vesile olan kaymakamdan Allah razı olsun.

      Sınavı kazanan bir çocuk olarak Malazgirt Alparslan Lisesi’nin ortaokul kısmına kaydımızı yaptırdık. Okulda başarılı bir çocuktum. Yalnız Orta okulun I. Döneminde Güzel Yazı Dersinde bir zayıfım oldu. Onun haricinde her dönem takdir belgesi aldım.

     Hayatımda Muş’un merkezini ilk kez görmek de bu yıllarda nasip oldu. Malazgirt’te bir göz doktorunun ve de fenni gözlükçünün olmayışı, benim Muş’a gitmeme yol açtı. Muş’ta gittiğim göz doktoru bana gözlük yazdı ve oradan gözlük aldım. Daha sonraları da 1987-1991 yılları arasında Muş’a dört-beş defa gitmişliğim vardır. Gözüme devasa bir yapı gibi gelen Muş Lisesine, bir orta okul talebesi olarak hayranlıkla bakakaldığımı hatırlarım. Parkı ve Park Lokantasını çok sevmiştim. Terminalin kalabalığından daha ziyade beni asıl etkileyen istasyonda gördüğüm trenlerdi. Upuzun kara vagonları ilk görüşümdü bu…

     Orta Asya’daki Göç Destanı’nın bir parçası gibi hissetmişimdir kendimi. Bana bu hissi veren de bizatihi hayat olmuştur. Köyden Malazgirt’e yaşadığım göç yaklaşık kırk yıllık hayatımın sadece ilk ayrılığı idi. Orta okuldan sonra, lise sıralarında hayat beni İzmir’e savurdu. Menemen Lisesinde bitirdim orta öğrenimimi.. Derken, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi; oradan Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi ve öğretmenliğe başladığım Bursa…

     Hiçbir yer insana, gözlerini açtığı toprağın, yani memleketinin yaşattığı özel hisleri yaşatamaz. Muş, çocukluğumun masum, fakir coğrafyasıdır ve yaklaşık yirmi beş yıldır ayrı yaşasam da her dâim gönlümde tüter…