Uzaklığı Azalan Komşu: Yunanistan

Uzaklığı Azalan Komşu: Yunanistan

1. Manastır’dan Selanik’e
       Bir öğlen vaktinde Makedonya sınırları içinde yer alan Manastır’dan yola çıktıktan sadece on beş- yirmi dakika sonra Yunanistan sınırına geldik. İki ülke arasında uzunca bir kara sınırı bulunmaktadır. Kuzeydeki yüksek Makedon topraklarından Güneye, yani Ege’ye doğru, alçak Yunan topraklarına adeta iniş yapıyoruz.
       Birbirleri ile türlü sorunları olan komşu ülkeler arasında kara yolu ile seyahat etmenin nasıl büyük bir çile olduğunu Makedonya’dan Yunanistan’a geçişte yaşattılar bize.. Sınır kapısında bizi uzunca bir süre durdurmaları yetmiyormuş gibi geçiş müsaadesi alan ve Yunan topraklarında ilerleyen otobüsümüzü bir suçlu arabası gibi çevirip, tekrar sınır kapısına götürdüler. Kontrol amacıyla bazı incelemelerin daha yapılması icap ediyormuş. Neyse ki, çok fazla uzaklaşmamıştık ve bu saçma-sapan ikinci kontrol  çok uzun sürmedi.
       Artık Avrupa Birliği’nin sınırının başladığı yerdeyiz. Önümüzdeki Yunanistan, Avrupa Birliğinin bir parçası..
       Yunan topraklarına girişte dikkatimi çeken ilk kasaba, içinden geçtiğimiz Florina oldu. Yirmi bini bile bulmayan nüfusuyla bu küçük şehir içinde herhangi bir turistik harika barındırmaz ama benim gibi şairlere/yazarlara meraklı birinde çok hoş bir çağrışım yapar. Evet, buradan geçerken ben ünlü edebiyat ustamız Necati Cumali’nin doğduğu evi hayal ediyorum. Zira onun Florina’da doğduğunu; henüz üç yaşında bir çocukken mübadele denen zülme uğradığını, ailecek İzmir’e yerleştirildiklerini okuduklarımdan hep hatırımda tutmuşumdur. Onun usta kaleminden çıkan “Makedonya 1900” adlı hikaye kitabını okumuş ve o kitaptan uyarlanarak 1977 yılında Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ın başrollerini paylaştığı bir Türk filmini defalarca izlemişimdir. İşte bu bilgi ve duygularla Florina’yı gözlemliyorum.
       Florina’da durmadan yola devam ediyoruz. Üç saat kadar sürecek olan bir yolumuz var önümüzde.. İstikamet Selanik!
       Manastır ile Selanik’in arası iki yüz altmış beş kilometre imiş. Çift şeritli geniş bir kara yolundan aşağı gidiyoruz. Uzun ve sürekli bir iniş bandında çok sayıda tünelin içinden geçerek, ikindi vaktinde Ege’nin kıyısındaki Selanik’e kavuşuyoruz.
        Selanik(Thessaloniki): Makedonya bölgesinin denize açılan kapısı..
       Kuzey Ege’nin incisi…
       İzmir’in kardeşi….
       Günümüzde artık kültürel çeşni olma özelliğini eskisi kadar muhafaza edemese de, beş yüz yıllık Osmanlı idaresinde kültürel mozaikin başkenti idi Selanik... Şehir’de Türkler, Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar, Yahudiler ve dönmelerin yanı sıra çok sayıda Avrupa devletlerinden insanlar da yaşamakta idi. Sokak ve caddelerinde onlarca dilin konuşulduğu capcanlı bir liman şehri olan Selanik, maalesef 1913 yılı başlarında önce Bulgarlar; hemen ardından Yunanlılarca işgal edildi ve o tarihten itibaren günümüze kadar Yunanistan’ın bir parçası olarak geldi.
       Günümüzde Selanik, bir milyonu geçen nüfusu ile Yunanistan’ın ikinci büyük şehri konumundadır. Şehir güya Büyük İskender’in kız kardeşinin isminden almış adını.. Zaten İskender’in Makedonlar ve Yunanlılar arasında paylaşılamayan bir tarihsel kahraman  olduğunu anlamak için Üsküp ile Selanik’i gözlemlemek yeterli..  Her iki şehrin ortasında da onun devasa heykelleri dikilmiş.
       Selanik şehir turumuza şehrin en merkezi simgelerinden olan Beyaz Kule’den başlıyoruz. Selanik’in simgelerinden olan bu otuz metre yüksekliğindeki geniş ve yuvarlak kule her ne kadar Osmanlı egemenliğinden öncesine tarihlendiriyorsa da, asıl bugünkü şeklini Kanuni Süleyman zamanında almıştır. O bakımdan burası bir Osmanlı eseri sayılmalıdır. Uzaktan bakıldığında İstanbul’daki Rumeli Hisarının kulelerini andırıyor. Aslında bu kule günümüzde mevcut olmayan şehir surlarının denizle buluştuğu noktada yer alan bir gözetleme kulesi imiş zamanında. Osmanlı zamanında uzun bir süre hapishane olarak işlev gördükten sonra günümüzde müze olarak hizmet vermektedir.
       Kulenin etrafındaki alan ile  yakınında yer alan  ve ünlü filozof Aristo’nun adı ile anılan geniş meydanlar, gençlerin akın ettiği, vakit geçirdiği  buluşma yerleridir. Serbestliğin sınır tanımadığı, şamatanın, eğlencenin, kendilerinden geçmenin bin bir türlü hallerindeler Yunanlı gençler burada…
       Bizim Ege’ye, Akdeniz’e aşina biri için Selanik hiç de yabancı bir yer değildir. Çocukluğu ve gençliği İzmir-Karşıyaka’da geçmiş biri olarak Selanik’in kıyı boyunca uzanan caddesinin Karşıyaka Yalı Caddesi olmadığına kendimi güç bela inandırdım. O denli benziyorlar birbirlerine… Sadece coğrafya değildir birbirine benzeyen; suyun (Ege Denizi) her iki yakasındaki kültür de acayip benzeşiyor..
      

 Önce sahilde bir tur atıyoruz. Yunanistan’daki yerel rehberimiz bize ilk olarak kulenin yakınlarında şehrin kısa bir tanıtımını yapıyor. Ardından otobüsümüze atlayıp, Selanik Kalesi’ne çıkıyoruz. Burası hemen her kale gibi şehrin panoramik bir görüntüsünü seriyor gözler önüne.. Tabi söz konusu şehir Selanik olunca kaleden yalnız şehir değil; masmavi bir Ege Denizi manzarası da sunulur izleyene…
       Kaleye çıkan yolda, Osmanlı havasını taşıyan evlere, sokaklara rastlıyoruz. Burası şehirde -en azından mimari anlamda- Türk kalabilmiş bir bölgedir. Gün batımının denize yansımasının en güzel görüntüleri sanırım bu tarihi, yüksek yerde yakalanabilir. Ancak maalesef yoğun tempomuzdan dolayı gün batımını buradan izleyemeyeceğiz. Grubumuz kalede hatıra fotoğrafları çektiriyor; arkadaşlar kalenin detaylarını gözlemleme telaşındalar..
       Benim için kale hatıramızın en tatlı anısı Eleni ile yaptığımız ayak üstü sohbet oldu.. Eleni, iki bastona dayanarak, ayakta kalma mücadelesi veren, neredeyse asırlık bir çınar.. Kökleri, yani babası Uşak taraflarından Selanik’e 1922’de gelip yerleştikten kısa bir müddet sonra doğmuş Eleni.. Ancak aile içinde inatla hep Türkçe kullanılınca; bizim Selanik doğumlu Eleni’nin de ana dili Türkçe olmuş. Türklere ve Türkçe’ye aşık olduğunu söylerken o duygusal hali samimiyetinin bir ifadesi idi. Biz de seni çok sevdik Eleni! Bu halkaların aslında devletlerden kaynaklanan bütün olumsuzluklara rağmen, birbirine dost ve kardeş olduğunu bir kez daha anlamış olduk sayende..
       Yunan Devletinin Türklere ve İslam’a karşı çarpık anlayışının, düşmanlığının bir göstergesi de şudur ki; Selanik, Kavala gibi şehirlerde açık hiçbir cami ya da mescit yoktur. Demokrasinin beşiği olduğu iddiasındaki bir ülkeye yakışmayan trajik bir durumdur bu… Öyle ki, dört milyonluk nüfusunun yüz binine yakını Müslüman olan Atina, Avrupa’nın camisiz tek başkenti olma ayıbını taşır alnında… Ülkenin ikinci büyük şehri olan ve üstelik daha geçen yüzyıl başlarında onlarca camisi bulunan Selanik de bu ayıba ortaktır. Yunan Devleti camiye müsaade etmediği gibi bu şehirlerde yaşayan bir Müslüman öldüğü vakit, defnedilecek bir Müslüman mezarlığı bile yoktur. En yakın yer olarak üç yüz-dört yüz kilometre uzaklıktaki Gümülcine’ye gönderilir bir Müslüman’ın naaşı..
        Hepsi elhamdülillah Müslüman olan gezi kafilemizdekiler Selanik’te sahilde açık havada ikindi namazına duruyorlar… Oradan geçmekte olan insanlar şaşkın, tuhaf bakışlarla durup seyrediyorlar bizimkileri.. Namazın bitiminde bir Selanikli Müslüman bizim Ali Hoca’ya teşekkür ediyor. Alenen, açık alanda namaz kılınmasından çok duygulandığını ifade ediyor.
       İşte sevgili dostlar!
       Komşu memleket Yunanistan’ın bir Müslüman için dini birçok meşakkat yaşattığını bilmemiz ve bu hatalı tutumlarını düzeltmeleri için demokratik baskı hakkımızı kullanmamız şarttır. Bağnaz Yunanlı idareciler, Batı Trakya        Türklerine kendi müftülerini belirleme hakkını bile çok görüyorlar.
       Neyse, zaman her şeyin ilacıdır deyip, bu sorunun çözümünü zamana bırakıp, seyahat notlarımıza devam edelim biz.
       Şehir’deki en eski kiliselerden olan Roma’nın Hıristiyan olmasının hemen akabinde 4. Yüzyılda inşa edilen Hagios Dimitrios Kilisesi ve tipik bir Bizantist üslup gösteren 12. Yüzyıldan kalma Panagia Kalkion Kilisesi ziyaret edilmesi gereken başlıca dini yapılardandır.
       Hagios’ta tesadüfen çok özel bir ayine denk geldim akşam üstü.. Sadece kadınlara özgü bir ayinmiş meğer ve bu türden ayinler pek seyrek aralıklarla yapılırmış. Koronun bütün mensupları kadınlar.. Orada bir kez daha anladım ki, hangi din ve milleten olursa olsun kadın kutsal bir varlıktır. Bir saatlik zaman diliminin nasıl geçtiğini anlamadım, o dokunaklı kadın sesleri arasından… Zaten Selanik’in kendisi de kadın değil miydi? Belki de bütün aşırı büyümeye rağmen şehrin güzelliğini devam ettirmesindeki sır buradan, yani kadınsı özelliğinden kaynaklanmaktadır.
       Akşamın karanlığı bastırmadan, kalacağımız otele gitmek gerekiyor ve biz de sahile yürüme mesafesindeki üç yıldızlı Park Otel’e o gece konaklamak üzere yöneliyoruz. Otele giriş kayıtlarımızı yaptırdıktan sonra odama çıkıyorum. Bir duş alıp, biraz dinlenmek gerekecek. Burada da diğer komşu ülkelerde olduğu gibi bir Türk TV Dizileri furyasıdır almış başını gidiyor. Muhteşem dizilerimiz Yunan kanallarını istila etmiş durumda..
Selanikliler herhalde geceleri hiç uyumuyorlar.. Geceleyin hangi sokağa, hangi caddeye girdimse hepsinde yollara atılmış sandalye ve masalara kurulmuş, yiyip-içen kalabalıklar gördüm. Zengin menülere, tavernalara, meyhanelere bakınca ekonomik krizin burada nasıl yaşandığını insanın aklı almıyor zaten… Herkes yeme-içme uğraşında..
       Bir de sabah görmelisiniz Selanik caddelerini… Sanki ahali toptan terk etmiş şehri, geceleyin eğlenenler sanki uzaydan gelip, yine oraya çekilmişler gibi.. Hemen herkes tatlı uykularda.. Hakikaten hemen her Akdenizli ’de görülebileceğinden çok daha fazla tembellik illeti ile malul bu Grek ahalisi…
       Bu tembelliğe bizim Selanik konsolosluğumuzun çalışanları da eşlik etmiş olmalılar ki; sabah sekizde önünde heyecanla durduğumuz konsolosluk bitişiğindeki Atatürk Evi’nin açılması ancak iki saat sonra mümkün olabildi. Saat ondan önce açık bir yer görmek bilmem mümkün müdür buralarda?...
        Atatürk’ün evini görmeden, içinde dolaşmadan yapılacak bir Selanik gezisi yok hükmündedir benim nazarımda.. Yalnız bir tarihçi olarak çeşitli platformlarda defalarca ikaz etmemize rağmen, düzeltemeyeceğimiz yanlış bilgiler vardır bu ev hakkında.. Yine de bir kez de buradan söylemeliyim ki; bu ev sanıldığı gibi – hatta girişinde yazıldığı gibi- Mustafa Kemal’in doğduğu ev değildir. Ancak ilk gençliğinde bir süre bulunduğu üvey babası Ragıp Bey ile annesi Zübeyde Hanım’ın yaşadığı evdir. Mustafa Kemal’in doğduğu ev maalesef daha sonraları tamamen yıkılmış; şu anki müze-evin yakınında bulunmakta idi.
       İki katlı, Türk sivil mimari özelliklerini hâiz bulunan “Atatürk Evi”, 1930’ların başlarında Yunanistan hükümetinin bir jesti kabilinden Türkiye’ye bağışlanıyor ve hemen akabinde bir müze şeklinde tasarlanıp, bugünkü haline getiriliyor. İçinde Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını anlatan çok sayıda eser ve objelerin yerleştirildiği bu ev, Türkiye’den gelenlerin en önemli uğrak mekânıdır. Cumhuriyetin onuncu yılında, 29 Ekim 1933 tarihinde, evin duvarına monte edilmiş olan levhada: “Türk Milletinin büyük müceddidi ve Balkan ittihadinin müzahiri Gazi Mustafa Kemal burada dünyaya gelmiştir” cümlesi Türkçe, Grekçe ve Fransızca olarak kazınmıştır.
        Oldukça küçük, sevimli bir yer olan Atatürk Evi’ni yaklaşık iki saat boyunca içten ve dışarıdan inceledikten sonra artık Selanik’e veda etme zamanı gelip çatıyor. Muhtemelen bizim dağlı, saf bir Rumeli Türkünün Selanik gibi kalabalık ve haliyle bozulmuş bir şehre karşı söylediği ve zamanla bir halk türküsüne dönüşen şu deyişi ben de savuruyorum şehrin yüzüne: “Selanik, Selanik kahpe Selanik / Suyunu içtim bulanık”..
       Tıpkı Manastır gibi Selanik de geçen yüzyılın başlarında Abdülhamid’e başkaldıranların en önemli üslerinden biri idi. Ruhunda bir asilik, bir muhaliflik kanı dolaşmakta her daim Selanik’in..  Arabamız şehirden yavaş yavaş akarken büyük bir caddenin levhasına takılıyor gözlerim.. “Platia Eleftherias” yazıyor. Ben bu caddenin hikayesini biliyorum. 1908’de, Meşrutiyet Devriminin hemen akabinde büyük bir coşku ile açılmış ve adına “Hürriyet Caddesi” denilmişti. Hey gidi günler hey!
       Bir şehirde ya da bir ülkede gezerken gördüğüm, dolaştığım yerler kadar istediğim halde göremediğim noktalar hakkında da bir şeyler yazmak isterim. Bu sayede belki de bu satırları okuyanlar, o gidemediğim yerlere gitmiş olurlar.. İşte Selanik’te iken, istediğim halde yapamadığım bazı şeyler: Devrik padişah Abdülhamid’in dört yıl boyunca tutuklu kaldığı Alattini Köşkü’nü gezmek isterdim. Şehrin biraz dışında İtalyan mimari stilinde yapılmış üç katlı bir konaktır bu..
2. Kavala’dan Batı Trakya’ya
        Selanik- Kavala arasında yolculuk okurlarıma tavsiye edeceğim farklı bir güzergah var.. Selanik’ten Kavala ’ya bir kez de sahil boyunca değil de; içeriden, dolambaçlı bir yol kat ederek gidilebilir mesela.. Şöyle ki; önce Selanik’ten Serez’e gideceksiniz. Şeyh Bedrettin’in idam edildiği bu kasabada bir gün bir gece kalmak isterdim. Sonra Serez’den Dırama’ya doğru yönelmek, bir Türk şehri olan Dırama’yı sinemize çekmek çok hoş olurdu. Draman’dan da Kavala… Kısmet olursa bu alternatif rotayı bir gün deneyeceğim.
       Vakit öğlene doğru akıyor ve biz otobüste Ege sahiline paralel biçimde Kavala ‘ya doğru yol alıyoruz. Selanik- Kavala arası tam olarak 153 kilometre.. Bu mesafe yaklaşık iki saatlik bir yolculuk süresine tekabül ediyor. Ege mavisi ile tabiat yeşilliğinin en fes karışımlarına tanık olan gözlerimiz ziyadesiyle sarhoş ve saat 13:00 civarında bir deniz ve tabiat harikası olan sahil şehri Kavala ‘ya giriş yapıyoruz.
       Bir kere şunu belirtmeliyim ki; Kavala kesinlikle Selanik’ten daha güzel, çok daha küçük, daha az bozulmuş bir yerdir. Tam karşıda Taşoz Adası.. Sarp bir kara parçasının denize dik olarak indiği doğal bir zemin üzerine kurulu Kavala ’da muhteşem bir kale şehrin her yönünden dikkat çekmektedir. Günümüzde, yakın tarihten kalan birkaç özel nedenle Türklerin en az sevildiği yer olsa da Kavala tarihi kimliği bakımından bir Türk şehridir. Bunu şehrin hemen her yerinden anlamak mümkündür. İşte, Kanuni devrinden kalma devasa su kemerleri; her bakımdan bir Osmanlı işlemeciliği olduğunu haykırıyor. Yedi kilometre boyunca uzanan ve yüksekliği yer yer yirmi beş metreyi kemerlerdir bunlar..
        Şehirdeki en büyük cami olan 1530 tarihli İbrahim Paşa (Muhteşem Yüzyıldaki Pargalı İbrahim’in ta kendisidir) Camii, adeta barbarca katledilmiş ve St. Nikolas Kilisesi’ne dönüştürülmüştür. Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla sağ adımımı atıp, içeri giriyor ve kaldığım bir namaz vakti kadarki sürede namazdaki bütün sure ve duaları okuyunca mekan bambaşka görünüyor gözüme… Mekânla bütünleşmek böyle bir şey herhalde…
       Kavala denince bizim yakın tarih hafızamızda onunla bütünleşen bir isimden, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan, bahsetmeden olmaz. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında sivrildikçe sivrilen, Mısır valiliğini ele geçiren, padişaha kafa tutan bu paşa, aslen Kavalalı bir Türk çocuğudur. Nâmlı bir paşa olduktan sonra da memleketine ilgisini kesmemiş ve çok sayıda eser yaptırmıştır Kavala 'ya.. 1817- 1821 Yılları arasında hummalı bir inşaat faaliyeti başlatan Paşa, beş bin metre kare arazi üzerinde memleketine büyük bir külliye kazandırmış. İki yüz yıllık bir zamandan geriye baktığımızda külliyenin pek az eserleri kalabilmiş.
       O eserleri tek tek gezme imkanı buldum. Bunların başında Paşa’nın şu an müze olarak kullanılmakta olan evi geliyor. Evin girişinde ise 1940 tarihinde Yunanlı heykeltıraş Dimitriades tarafından tasarlanan at üzerindeki bir heykeli de yerleştirilmiş. Onun Osmanlı Devletine isyan etmesi Yunanlıların gözünde ona bir sempati kazandırmış olmalı! Yunanistan’da hemen herkes kasıtlı bir biçimde M. Ali Paşa’yı bir Türk değil de; sanki Mısırlı bir Arap’mış gibi görmek/göstermek istiyor.
       Mehmet Ali Paşa’nın yaptırmış olduğu imarethane, sadece ismini muhafaza edip, günümüzde beş yıldızlı bir otel şeklinde dizayn edilmiş olup, ultra zenginlerin dinlenme mekanı haline getirilmiştir. Kavalalı’nın vakt-i zamanında yaptırdığı cami de müze ile otel arasında paylaştırılmış ve asli hüviyetini yitirmiştir.
       Kavala Kalesi’ne çıkmak her babayiğidin harcı değildir. Sahili görünce mayışan kafilemizden kimse de bu dik yokuşlu kaleye çıkmayı göze alamayınca iş bana düştü ve tırmandım kaleye kadar.. Şehrin tamamına müthiş hâkim bir konumda bulunan kale; on beşinci yüzyılın ilk yarısında inşa edilmiş. Buraya çıkan sokakların tamamı tanıdık bir Osmanlı havası veriyor insana.. Bu meşakkati göze almaya değer; manzara zaten süper!
       Birkaç saatimizi alan bu günü birlik Kavala gezisinden sonra meşhur Kavala Kurabiyesini fazlasıyla hak ettik herhalde..  Üzerindeki bol pudra şekeri ile nefis bir tat bırakıyor damağımızda kurabiye.. Yeme-içme kültürümüz, damak zevkimiz hemen hemen aynı Rumlarla..
      Kavala ‘da daha uzun kalma şansımız olsaydı; meşhur Kalamitsa Plajında denize girerdim. Günü birlik ya da bir-iki gün kalmalı bir biçimde Taşoz Adasına giderdim. Ama biz sadece iki saat kadar kaldık bu şirin sahil şehrinde… Yoğun, sıkıştırılmış bir programla devam eden turumuzun artık sonlarına doğru yaklaşıyoruz. Sırada Batı Trakya ve oradan da Türkiye’ye dönüş var.
        Yunanistan’da Türk nüfusun yoğun biçimde bulunduğu tek yer Batı Trakya’dır. Varlıklarını 1923 tarihli nüfus mübadelesinin dışında bırakılmış olmasına borçlu olan buradaki Türkler, son doksan yıldır çeşitli baskılar, kısıtlamalar görmüş olsa da, varlıklarını inatla sürdürmeyi başarmışlardır.
        Batı Trakya’da başlıca iki önemli şehirden birisi İskeçe (Xanthi); diğeri Gümülcine (Komotini).. Türklük özelliklerini muhafaza bakımından Gümülcine daha başarılıdır. Önce İskeçe’ye doğru ilerliyoruz. Kavala Sahilinden içeriye doğru ilerleyen altmış kilometrelik bir mesafenin ardından kuzeyi dağlarla; önü geniş, verimli bir ovayla çevrili orta büyüklükte bir şehirdir İskeçe..  
       “Eskice” sözcüğünden bozma bir isim. Batı Trakya müftülüğü burada bulunuyor. Şu an ki Müftü Ahmet Mete.. Ne var ki, müftünün belirlenmesinde Yunan devletinin uygulamaya çalıştığı sıkı kontrol, bölgedeki Türklerin arasına tefrika sokmuş. Bir kısmı müftüyü kabul ederken; bir bölümü de kendi müftülerini kendileri belirlemek için mücadele ediyorlar haklı olarak..
        İskeçe’nin günümüzdeki demografik yapısı Türklerin aleyhinde gelişmiş ve şehirdeki Türk nüfusun oranı üçte bire inmiştir. Makedonya’dan beri, iki gündür, açık bir camiye hasret olan kafilemizle burada açık bir cami arıyoruz. Nihayet önümüze çıkan ilk küçük caminin avlusuna doluşup, abdest almaya başlıyoruz.
       Soydaşlarımızla, dindaşlarımızla karşılaşmak; Türkçe tabela taşıyan iş yerleri görmek, ara sıra Türkçe etkinlik ilanlarına tesadüf eylemek hoşumuza gidiyor. Bir Türk bayanın çalıştırdığı Kazan Tatlıcı dükkânına girip, tatlı bir Türkçe sohbet alıyorum. Tatlı yiyor; tatlı konuşuyoruz mekan sahibesiyle.. Dükkânın camındaki ilanda İskeçe’nin köylerinden Yassıören’de Cuma namazı çıkışında hatim merasimi yapılacağı; kurbanlar kesileceği yazılıyor.
       İskeçe, son derece verimli bir tarım arazisine sahip; şehrin ortasındaki kapalı-büyük Pazar yerinde her türlü meyve-sebze bolca bulunuyor. Şehri kısaca turladıktan sonra Gümülcine’ye doğru devam ediyoruz yolculuğumuza..
       Rodop Dağlarının güney eteklerinden Ege’ye doğru uzanan hafif engebeli bir arazi üzerine kurulu Gümülcine, Türkiye’deki normal bir şehirden ayırt edilemeyecek kadar Türk kalabilmiş bir şehirdir. Elli bin nüfuslu şehir’de çoğunluk Türklerden oluşmakta ve şehrin hemen her yanından yükselen minareler dikkat çekmektedir.
       Geniş bir parkın süslediği kent merkezine otobüsümüzü par ettikten sonra dağılıyoruz şehir tutuna serbest biçimde.. İkindi namazı için gittiğim Yeni Camii, 16. Yüzyıl sonlarında III. Murad Devrinde yapılmış bir ibadethane.. Ondan daha eski birkaç cami de bulunuyor. Burada her yerde Türkçe konuşuluyor. Bir adres sorduğum adam ve yanındaki yaşlı bayan, Bursa’daki meşhur iş adamı Cavit Çağlar’ın köylüsü olduklarını söylüyorlar. Sağlık bakanımız Müezzinoğlu, daha dün buralarda kısa pantolonlarla dolaşan bir Batı Trakyalı Türk çocuğu idi. Bursa’nın ticaret ve sanayisini elinde tutan Sönmezler, buradan daha elli yıl evvel göç ettiler… v.s. Yani Batı Trakya her anlamda Türkiye ile iç içe..
       Gümülcine’de Yeni Cami çıkışında Sultan Tepe Kebab adındaki bir Türk- Rum ortak işletmesinde yemek için oturuyorum. İşletmenin baş ustası Şükrü, tam da kebap diyarından, Urfa’dan… Onun özenle hazırladığı kebapları alelacele yemek zorunda kalıyorum, çünkü otobüsten ha bire arayıp duruyorlar. Herkes toplanmış; hareket saati gelip-çatmış ve beni bekliyorlar. Otobüse bindiğimde bir protesto alkışı yaptılar benim için.. Ama ne yapalım, layıkıyla gezmek, tadını çıkarmak acele ile olacak iş değil. Vel- hasıl-ı kelam topu topu iki saat bile durmadan yeniden yola koyuluyoruz. Karanlık bastırmadan Türkiye sınırında olmak lazım…
       Yunanistan’daki son durağımız Dedeağaç.. Rumların “Aleksandrapoli” dedikleri kıyı kasabası.. Geldiğimiz Gümülcine ile arasında 68 km olsa da; Türkiye sınırına sadece 44 km uzaklıkta..  Akşamı, güneşin batışını burada deniz kenarında yapıyoruz. Osmanlı zamanında tekkeleri, dervişleri, dedeleri ile meşhur olan bu güzel yerin Türkçe adında tasavvufi bir incelik var. Fakat günümüze kalabilen bir dergah örneği olmadığı gibi, nüfus anlamında da bir değişiklik geçirmiş. Elli bine yakın nüfusunun tamamına yakını Hıristiyan.. Yunan Devleti bilinçli bir politikanın eseri olarak, araya  Hıristiyan- Rum nüfusu yerleştirmekle Batı Trakya’nın Türkiye ile bağlantısına bir set çekmeye çalışmış.
       Hoş bir tatil yeri olarak Dedeağaç’ın biraz ötesindeki kardeş şehir Enez’den bir farkı yok gibi.. Mekânların tabelalarına Türkçe de dikkat çekiyor. İsterseniz “Baba’nın Yeri” ne gidip, bir balık ziyafetinin ardından memlekete yeniden dönebilirsiniz. Zaten buranın halkı da İpsala, Keşan, Edirne’de kurulan yerlere gelip alış-verişlerini yapıp, geri dönüyorlar. Şair Ahmet Arif’in bir deyimiyle: “Tavuklarımız karışıyor birbirlerine” bu diyarlarda..
Sonuç…
       5 Mayıs 2015 tarihinde akşamın saat 21: 25’inde İpsala Sınır Kapısındayız. Daha yarım saat önce Dedeağaç’ta idik oysa..
       Böylece beş gündür süren Balkan seyahatimiz sonuna gelmiş bulunuyoruz. Ardımızda üç ülke, on bir şehir ve onlarca anı bırakarak..
       Yolculuğa başlarken ki en önemli hislerimde en ufak bir değişiklik yok. Hiçbir zaman “Elveda Rumeli” demeyeceğiz. Her dâim “Merhaba Rumeli” ve “Bekle bizi ey koca Balkan, seni istesek de terk edemeyiz”.

Yeni yorum ekle