Fecr-i Ati

📌 Konunun Özeti

Kısa Tanım: sonra yeni bir edebî neslin yetişmiş olduğunu gösteriyor.

  • koymak ihtiyacını duydular.
  • Fecr-i Ati mensuplarından tiyatro ile uğraşanlar arasında Şehâbeddîn Süleyman (1885-1921) ı görüyoruz.
  • – Encümen, edebiyatı çok ciddîye almakta, onu hoş vakit geçirmek için bir vâsıta olarak kabul etmemektedir.
  • Süleyman Cemil Alyanakoğlu, (1886-1940), Fecr-i Âtî'nin daha çok hikâye ve roman alanında tanınmış bir şahsiyetidir.
  • Fecr-i Ati devrinde edebî tenkit, her yeni edebî topluluğun kuruluş döneminde olduğu gibi, çok hareketli bir manzara gösterir.
  • Genç yaşta ölen Tahsin Nahit (1887-1919) in şiirlerinde, Fecr-i Ati şiirinin gerek duyuş ve gerekse üslup özellikleri açıkça görülür.
  • Fecr-i Âtî'den sonra da başka bir edebî topluluğa katılmamış olup tenkit alanında ön planda gelenler ise, Şehâbeddîn Süleyman ve Müfit Râtib'tir.

⚠️ Dikkat: Bu başlıkta en önemli nokta; dönemi veya topluluğu benzer akımlardan ayıran özellikleri, temsilcileri ve dil anlayışıyla birlikte öğrenmektir.

FECR-İ ATÎ DEVRİ(1909-1912)

        Edebiyat-ı Cedîde topluluğunun dağılma tarihi olarak kabul edilebilecek olan 5 Aralık 1901 den 1908 yılına kadar, bu topluluktaki yazarlardan Servet-i Fünûn dergisinde hiç kimsenin hiçbir yazısı basılmadığı gibi, dergi her türlü edebî çalışmaları da bir yana bırakarak, hemen hemen fennî konulardan ve aktüaliteden bahseden bir magazin dergisi hâline gelmiştir. Yalnız 1901-1902 tarihlerine ait sayılarda, daha önce kurulup birkaç eseri de yayımlanmış olan, “Edebiyat-ı Cedîde Kütüphanesi” adlı serinin devam ettiğini gösteren kitap ilânları vardır ki bunlar arasında Edebiyat-ı Cedîde’nin en tanınmış bazı eserleri de (Aşk-ı Memnû, Mâî ve Siyah, Hâristân ve Gülistân, Eylül) yer almaktadır.

       Ancak, Servet-i Fünûncuların yayın alanından çekilmekle beraber edebî çalışmalarına kesin olarak son vermedikleri, II. Abdülhamid idaresi aleyhinde yazdıkları birçok yazıların elden ele dolaşması ve 1908 ihtilâlini takip eden günlerde hemen yayına başlamaları ile de anlaşılmaktadır.
          Bundan başka, diğer dergilerdeki edebî çalışmalar da tamamıyla durmuş değildir. Servet-i Fünûn ‘un edebî değerine ve çalışma kapasitesine hiçbir zaman yaklaşamamakla beraber, yeniyeni yetişen gençlerin yazdıklarını yayımlayan Mecmua-i Edebîye (İstanbul), Muktebes (İzmir) ve Çocuk Bahçesi (Selânik) gibi dergiler de vardır. Bu dergilerde rastladığımız ve 1908 den sonraki hareketlere katılarak şöhret yapacak olan Ahmet Hâşim, Enis Avni (Aka Gündüz), Ali Canip (Yöntem), Mehmet Behçet (Yazar) ve Tahsin Nahit gibi adlar bize, 1901-1908 arasında, Edebiyat-ı Cedîde ‘den 

sonra yeni bir edebî neslin yetişmiş olduğunu gösteriyor.

       Gerçekten bu neslin, 1908 de yeniden ortaya çıkan Edebiyat-ı Cedîdecilerin karşısına dikilerek, onları ret ve inkâr ettiğini ve onların boş bıraktıkları yerleregeçmek için şiddetli bir mücadeleye giriştiğini görüyoruz. Bu tarihten sonra, bu genç neslin arasına Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Şehâbeddîn Süleyman, Cemil Süleyman (Alyanakoğlu), Köprülüzâde Mehmet Fuat, Müfit Ratıp, Refik Halit (Karay) gibi yeni imzalar da karıştı, önceleri türlü edebiyat ve sanat dergilerinde dağınık bir şekilde yazıları çıkan bu gençler, nihâyet, bir araya gelerek edebî çalışmalarını bir düzene 

koymak ihtiyacını duydular. Toplu bir hâle gelmek, kendilerini kamuoyuna daha kuvvetle kabul ettirebilmek için de gerekli idi. Böyle bir düşünce ile hareket eden gençler, 20 mart 1909 tarihinde, İstanbul’da çıkmakta olan Hilâl gazetesinin matbaasında ilk toplantılarını yaptılar. Aralarına Edebiyat-ı Cedîde’nin en genç üyeleri olan Celâl Sâhir, Fâik Âli ve Ahmet Samîm’i de almışlardı. Bu toplantıda, kendi edebiyat ve sanat eğilimlerini temsil edip kamuoyuna açıklayacak, bir edebî topluluk kurulmasına karar verildi. Topluluğa ad olarak teklif edilen Sînâ-yı Emel beğenilmeyerek, Fâik Âli’nin teklif ettiği Fecr-i Ati kabul edildi ve başkanlığa da Fâik Âli seçildi. Aynı toplantıda, bu yeni topluluğun yayın organı olarak yine Fecr-i Ati adında bir derginin çıkarılması da karar altına alındı ise de, Servet-i Fünûn bu yeni edebî nesile de sahifelerini açtığı için, ayrı bir dergi yayımlanmasına lüzum kalmadı. Bu ilk toplantıdan sonra, Fecr-i Ati Encümen-i Edebîsi’nin kadrosu yavaş yavaş genişledi. Nihâyet Encümen, 24 Şubat 1910 tarihli Servet-i Fünûn (C. 38, sayı: 977) da yayımladığı bir beyanname ile kendisini kamuoyuna da resmen tanıttı.

Türkiye’de bir edebî topluluğun yayımladığı bu ilk beyannamede etraflı olarak bildirildiğine göre:

1-Encümen, edebiyatı çok ciddîye almakta, onu hoş vakit geçirmek için bir vâsıta olarak kabul etmemektedir.
2-Bu inanışın edebiyatımızdaki ilk temsilcileri ise, Servet-i Fünûnculardır. Gerçekten, edebiyatın ciddî bir çaba olduğu hususunda Türk kamuoyuna ilk rehberliği yapanlar onlardır. Bu ciddî çalışmalarına onların 1908 den sonra yeniden başlamaları beklenildiği hâlde, ne yazık ki, ortada görünmemişlerdir. O hâlde, yaptıkları hizmet daima beğenilmekle beraber, artık onlara “geçmiş” gözü ile bakmak yerinde olacaktır.
3-Şimdilik Avrupa edebiyatındaki benzeri toplulukların küçük bir örneği olan Fecr-i Ati ise, Türk edebiyatının geleceğini temsil etmektedir.
4-Dilin, edebiyatın, edebî ve sosyal bilimlerin ilerlemesi takip edilecek; Batı’nın mühim edebiyat ve fikir eserlerini çevirtmek, edebiyat ve fikir konuları üzerinde konferanslar düzenlemek, Batı’daki benzeri teşekküllerle sürekli temas kurmak onun gayeleri arasındadır.
5-Genç yetenekleri bir araya toplamak;
6- Açık fikir münakaşaları ile kamuoyunu aydınlatmak,
7- Mensupların eserleri Fecr-i Âti Kütüphanesi adı altında yayımlanacaktır.
6-Encümen’in yayın organı, Servet-i Fünûn dergisidir
Genel Özellikleri

1-Sanatın saygıdeğer ve şahsi olduğu anlayışını benimserler.
2-Onlar Servet-i Fünun’u batılı edebiyatı tam olarak oluşturamamakla suçlarlar.
3-Fransız edebiyatını örnek alırlar.
4-Dilleri süslü, sanatlı, ağdalı ve ağırdır.
5-Aşk, ve tabiatı konu olarak işlemişlerdir.
6-Aşk genellikle hissi ve romantiktir. Tabiat tasvirleri ise gerçekçi değil, Haşim’de olduğu gibi şahsîdir.
7- Kısa ömürlü olan bu topluluk, Servet-i Fünûnculardan daha sade bir dil kullanmış sembolizm, empresyonizm ve romantizm gibi akımları eserlerine uygulamışlar,
Avrupaî edebiyat ile Milli edebiyat arasında bağ oluşturmuşlardır.
8-Aruzla şiir yazan Fecr-i Âtî şairlerinin en tanınmış ve en orijinali Ahmet Haşim’dir.
9-Şiire herhangi bir yenilik getirmemişler, Servet-i Fünûn ’un devamı olmaktan öteye gidememişlerdir.
10-Sanat anlayışlarında birlik ve bütünlük olmadığı için 1912’de dağılmışlar,  ferdî olarak değişik alanlarda eserler vermişlerdir.

      Beyannamenin sonunda, Fecr-i Ati Encümen-i Edebîsi Nizamnamesi’  nin de hazırlanıp hükümetin tasdikine sunulduğu ve yakında yayımlanacağı bildiriliyorsa da, böyle bir tüzük yayımlanmış değildir. Beyannamenin altında, Encümen’in üyeleri olarak, şu adlar yazılıdır: Ahmet Samim, Ahmet Hâşim, Emin Bülend, Emin Lami’, Tahsin Nahit, Celâl Sâhir (reis), Cemil Süleyman, Hamdullah Suphi, Refik Halit, Şehâbeddîn Süleyman, Abdülhak Hayri, İzzet Melih, Yakup Kadri’nin imzaları vardı.

       Yine bu beyannameden anlaşıldığına göre, o sırada, başkanlıkta Celâl Sâhir vardır. Encümen’in ilk başkanı olan Fâik Âli ile Celâl Sâhir ‘in başkanlıkları arasında ise, aynı mevkide, Fâzıl Ahmet ve Hamdullah Suphi de bulunmuşlardır. Böylece, on bir aylık kısa bir süre içinde, topluluk dört başkan değiştirmiş oluyordu.

       Beyannamede bir edebî topluluk olarak gerçekleştirmeği düşündüğü hususlar gözden geçirilince, Fecr-i Âtî’nin, o günkü Türk edebiyatına, mühim sayılabilecek bir yenilik getirmekten çok, Batı edebiyatı ile daha sıkı bir münasebet kurmak istediği anlaşılır.

       Encümen’in kendilerinden önceki edebî nesil için takındığı saygılı fakat gerçekte onu edebiyat alanından uzaklaştırıcı tutumu, tepkilere yol açtı. “Edebiyat-ı Cedîde neslinin artık bir fonksiyonu kalıp kalmadığı, “Türk edebiyatının o günkü durumu ve Fecr-i Âtî’nin tutumu” üzerindeki polemik uzun bir süre devam etti. Daha çok Servet-i Fünûn ve Resimli Kitap dergilerinde yer almış olan bu polemiğe katılanlar arasında, Fecr-i Âtî’den bilhassa Yakup Kadri, Celâl Sâhir, Köprülü-zâde Mehmet Fuat, Ahmet Hâşim, Şehâbeddîn Süleyman, Müfit Râtib, Ali Canip; Edebiyat-ı Cedîde ‘den Mehmet Rauf, Hüseyin Suat ve her iki topluluğun dışında Raif Necdet (Kestelli) ve Resimli Kitap dergisinin müdürü M. Raif vardır.

       Servet-i Fünûncular karşısındaki tutumu mukavemetle karşılaşınca, Fecr-i Âtî’ciler, iddialarının doğruluğunu gösterebilmek için, Edebiyat-ı Cedîde’nin en büyük temsilcileri olan Tevfik Fikret, Halit Ziya, Cenap Şehâbeddîn ve Mehmet Rauf’a karşı şiddetli hücumlara giriştiler. Fakat, kendileri de bu eski şöhretleri unutturacak değerde eserler veremeyince, “hiçbir şey yapamamak ve bir yenilik getirememekle” suçlandırıldılar. 1912 yılı başlarında çıkmaya başlayan Rübap dergisinde Hakkı Tahsin, Selâhaddin Enis, Ali Naci ve Halit Fahri’nin bu bakımdan yaptıkları hücumların yanı başında; Selânik’te çıkmakta olan Genç Kalemler dergisinin, “gerek dil ve üslûbundaki gayr-ı tabiilik ve gerekse taşıdığı koyu ferdiyetçilik” yönlerinden, Fecr-i Âtî’yi Edebiyat-ı Cedîde ‘den farksız bulan yayınları karşısında Encümen, zaman zaman, büyük sarsıntılar geçirdi. “Üyelerinin sanat anlayışlarında tamamıyla serbest olduklarını, her üyenin sâdece kendi adına konuşabileceğini” ileriye süren Fecr-i Âtî’nin “ortak ve belli bir sanat anlayışına sahip bulunmadığını” kendisine resmen itiraf ettirmeğe kadar varan bu münakaşalar sonunda, birçok istifalar oldu. Ali Canip, Hamdullah Suphi ve Celâl Sâhir; Genç Kalemler ‘in edebî düşüncelerini benimseyerek, bu derginin yazı kadrosuna katıldılar. 1912 yılının sonlarında Fecr-i Ati, edebî bir topluluk olarak, artık yoktu. Üyelerinden bazıları, kendi özel eğilimlerine uyarak, ferdiyetçi bir sanat anlayışını devam ettirdiler. Bazıları da, zamanla, Millî Edebiyat hareketine katıldılar. Böylece, edebî hedefi açıkça belli olmayan ve yalnız kuvvetli bir sanat aşkı ile kurulan Fecr-i Ati de, dört yıla yakın ve pek verimli sayılamayacak bir çalışmadan sonra, ortadan kalkmış oldu.

      1908 yılına kadar II. Abdülhamid saltanatının çok ağır baskısı altında sosyal meselelerle uğraşmaktan uzak kalmış olan Türk halkı, bu tarihten sonra, otuz yılı aşkın bir süre içinde yaşadığı kabuğundan çıkarak, gözlerini yeni bir hayata açmıştı. Gerçekten, parlamenter rejimin sağladığı imkânlar dâhilinde, cemiyet hayatının hemen her alanında çok hareketli bir dönem başlamış ve istibdat idaresi altında bütün bu alanlarda çok yavaşlamış olan batılılaşma çalışmalarına yeniden hız verilmişti. Ayrıca, dünya politikasının çok karışık bulunduğu bu sıralarda- gerek içeriden ve gerekse dışarıdan- imparatorluk birçok güçlüklerde karşı karşıya idi. 19vll deki Trablusgarp ve 1912 deki Balkan savaşları ile, bu güçlükler daha da arttı. Memleket meselelerinin bu kadar değer kazandığı yıllarda, edebiyatın, bütün bunlara tamamıyla ilgisiz kalarak, sanatçıların yalnız şahsî ve hissî hayatlarını aks ettirmekte devam etmelerinin kamuoyunca iyi karşılanamayacağı muhakkaktı. Servet-i Fünûn devrinde, edebiyatın bu tutumu hoş görülebilirdi. Fakat, onu mecburi kılan siyasi şartların ortadan kalkmasından sonra da, edebiyatın aynı yolda devamını izah etmek güçtü. Bunun içindir ki, Fecr-i Ati ile muhalifleri arasındaki ilk münakaşa konusu “sanatın gayesi” olarak ele alınmış ve, Fecr-i Âtî’nin tamamıyla ferdiyetçi olan sanat anlayışına karşı, edebiyatın sosyal meselelere de ilgisiz kalamayacağı tezi savunulmuştur. Fecr-i Âtî’nin ferdiyetçi sanat anlayışını değiştirmeyişi, çok kısa bir süre içinde, aksi tezi tutan Millî Edebiyat Cereyanı önünde ortadan kalkmasına yol açan amillerden biri olmuştur. Ayrıca, Fecr-i Ati mensupları arasında da, sanat meselelerinde bir anlaşma yoktu. Çok genç yaşta bulunan üyeler, henüz kendi gerçek eğilimlerini, mizaçlarının gerçek yönünü de gereği gibi anlayabilmiş değildiler. Kendilerini birleştiren tek nokta, büyük ve samimî bir sanat sevgisi idi. Türk edebiyatına yeni bir yön vermek istiyorlardı. Fakat, bunu nasıl yapabileceklerini, açık olarak, kendileri de bilmiyorlardı. Cemiyete ve hayata arkalarını dönmüş olmaları, onları, gerçek yolu görme imkânından mahrum bıraktı. Bunun içindir ki Servet-i Fünûnculara yaptıkları hücumlar, sâdece, isimlerini kamu oyuna duyurmaktan başka bir şey sağlayamadı. Çünkü, gerek sanat anlayışı ve gerekse dil ve üslup bakımından, onlardan farksızdırlar. Bunun içindir ki Fecr-i Âtî’yi, esasta, Servet-i Fünûn ‘un bir devamı olarak kabul etmek mümkündür.

Şiir

        Servet-i Fünûn şiiri ile Fecr-i Ati şiirini birleştiren başlıca özellikler arasında, ilk olarak, kullanılan malzemedeki birlik dikkati çeker. Fecr-i Ati şiirinin başlıca temaları da, Servet-i Fünûn şiirinde olduğu gibi, aşk ve tabiattır. Bu aşk, genellikle, hissî ve bazen romantik olduğu gibi; tabiat tasvirleri de tamamıyla sübjektiftir. Dilde Servet-i Fünûncuların metotları takip edilerek, şiir diline Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler getirilmiş, konuşma dilinden uzaklaşmağa devam edilmiştir. Vezin, yine Aruz’dur. Nazım şekillerinde yapılan başlıca değişiklik, Servet-i Fünûn devrinde, Fikret ile başlamış olan, “müstezadı serbest nazım hâline getirme” işleminin daha ileriye götürülerek, Fransız sembolistlerindeki serbest nazma tamamıyla benzetilmesidir. Servet-i Fünûn şairlerinin duygularındaki marazilik, Fecr-i Ati şiirinde daha aşırı bir şekilde devam eder. Tek ayrılık ise, Servet-i Fünûn şairlerinin anlamağa çalışmadıkları ve belki de anlayamadıkları Fransız sembolistlerini Fecr-i Âtî’nin daha yakından tanımağa çalışması ve bunda kısmen başarıya ulaşmasıdır. Bu topluluğun bazı şairlerinde sembolist şiirin bazı özelliklerine rastlanması, bu kısmî tesirin delilleridir.

Fecr-i Âtî’den başka bir topluluğa girmeyen, şairlik değeri bakımından Hâşim’den sonra gelen bir şahsiyet de Emin Bülend (Serdaroğlu) (1886-1942) dir. Çok çekingen bir yaradılışta olduğu için – Hâşim kadar değilse de – oldukça içine çekilmiş bir hayat geçiren Emin Bülend, ferdî konudaki şiirleri ile olduğu kadar, Trablusgarp ve Balkan harpleri sırasında yazdığı ve millî duyguları terennüm eden şiiriler (Kin, Hisarlara Karşı, Hatip Diyor ki) ile de şöhret yaptı. Onun ferdî konudaki şiirlerinde hem duygu ve hayâl, hem de dil ve üslup bakımından Hâşim’- in tesiri görülür. Şiirlerinin pek azını yayımlamış olan şairin dergilerde çıkan manzumeleri, ölümünden sonra hakkında yazılan yazılarla birlikte, toplu olarak da basıldı (Salih Zeki Aktay: Emin Bülend’in Şiirleri, 1943).

Tahsin Nahit ve Mehmet Behçet de, Fecr-i Âtî’den başka bir edebî harekete katılmayan şairlerdir.

Genç yaşta ölen Tahsin Nahit (1887-1919) in şiirlerinde, Fecr-i Ati şiirinin gerek duyuş ve gerekse üslup özellikleri açıkça görülür.

Bu topluluk içinde şiirlerini kitap hâlinde ilk bastıran (Ruh-ı Bî-kayd, 1910) şair, tamimiyle ferdiyetçi bir sanat anlayışına sahiptir. Çalışmalarını daha çok tiyatro alanında toplamış olan Tahsin Nahit’in yer yer Ahmet Hâşim’in tesirlerini taşıyan şiirlerinde, ancak orta seviyede bir sanatçı kabiliyeti ile karşılaşmaktayız.

Fecr-i Âtî’nin sanat anlayışına sonuna kadar sadık kalmasına rağmen, bilhassa dil ve üslup bakımından zamanının genel eğilimine de yabancı durmamış olan Mehmet Behçet (Yazar) (Doğumu: 1890) in ilk şiirlerinde Fecr-i Âtî’nin dili ve üslûbu hâkim olduğu hâlde, son şiirlerinde, konuşma dilinin bütün özellikleri göze çarpar. Bazılarında Cenap’ın ve Hâşim’in tesirleri görülen birinci dönemdeki şiirleri Erganun (1911) ve ikinci dönemdeki şiirleri de Yumak (1938) adlı eserlerindedir. Şiirlerinin bütün lirizmi, geniş bir samimiyetten doğar. Mehmet Behçet’in eser verdiği başka bir edebî nevi’ ise, -Servet-i Fünûn Edebiyatı’nın “mensur şiirlerine karşılık- Fecr-i Âtî’de rağbet görmüş olan ve “fantezi” adı verilen nesir tarzıdır. Bu çeşit yazılarını da “Buhurdan” (1923) da topladı.

Tiyatro

        II. Abdülhamid devrinde tamimiyle durmuş ve yerlerini tuluat topluluklarına bırakmış olan ciddî tiyatro çalışmaları, 1908 den sonra, yeni ve çok hareketli bir safhaya girer. II. Meşrutiyet’in ilânını (23 temmuz 1908) takip eden günlerden başlayarak, Türk sahneleri, önce amatör ve sonra da profesyonel birçok toplulukların çalışmaları ile dolar. İstanbul’da kuvvetli bir sermayeden ve tecrübeli rejisörlerden mahrum bulunan bu topluluklar; Sahne-i Heves, Amatör Sahne, Sanayi’-i Nefise Kumpanyası, Mürebbi-i Hissiyat, Osmanlı Tiyatrosu, Donanma Cemiyeti Hey ‘et-i Temsiliyesi, Yeni Tiyatro, İstanbul Tiyatrosu,… gibi türlü isimler altında çalıştılar. Tabiatıyla uzun ömürlü olamayan bu müesseselerin en mühim yönü, ileride tiyatroyu çok ciddî bir iş olarak kabul edecek olan büyük sahne kabiliyetlerinin yetişmelerine yaptıkları hizmettir. Yakın bir gelecekte Türk tiyatrosunun değerli sanatçıları durumuna gelen bu kabiliyetler arasında Ertuğrul Muhsin (Muhsin Ertuğrul), Behzat Hâkî (Butak), Râşit Rıza (Samako), İsmail Galip (Arcan), Şâzî ve Muvahhit adları sayılabilir.

        Türk sahne hayatı ciddî bir yöne yeniden yönelmeğe hazırlanırken, 1908 ihtilâlinin dinamik ve heyecanlı havası içinde en çok rağbet gören piyesler, yurtseverlik vakalarını ve istibdat aleyhdarlığını işleyen piyesler olmuştur. Bunun içindir ki Nâmık Kemâl’in Yatan yâhud Silistre, Âkif Bey gibi piyesleri bu sırada en çok oynanan eserler arasındadır. Bunları, Türk tiyatro edebiyâtında yer almamış bazı şahıslar tarafından yine II. Abdülhamit idaresi aleyhine yazılmış birçok piyesler takip etti. Teknik bakımından zayıf olan ve daha çok melodrama kaçan bu amatör eserlerinin yanı başında, ciddî tiyatro eserlerinin yazılmasına da başlanmıştır. Bu tarz piyesleri, siyasi şartların elverişsizliği yüzünden tiyatro eserleri veremedikleri için kendilerini bu bakımdan tatminsiz sayan Servet-i Fünûncularla Fecr-i Âtî’nin genç yazarları vermeğe çalıştılar.

       Fecr-i Ati mensuplarından tiyatro ile uğraşanlar arasında Şehâbeddîn Süleyman (1885-1921) ı görüyoruz. Mülkiye’den mezun olduktan sonra İstanbul Sultanisi ile Dârülmuallimîn’de (Erkek Öğretmen Okulunda) edebiyat öğretmenliği yapan Şehâbeddîn Süleyman da, ilk üyeleri arasında yer aldığı, Fecr-i Âtî’den başka bir edebî harekete katılmadı. Zamanında daha çok münekkit olarak tanınan, tenkide ve edebiyat tarihine ait birçok makale ve eserleri bulunan yazarın Fırtına (1910) (bu eserle aynı ciltte olarak) Aralarında, Kanun, Avdet, Aziz Katil, Kül ve (ayrı basılmış olarak) Burgu (1910) adlı küçük piyeslerinden başka, Çıkmaz Sokak (1911), Yeni İzdivaçlarda (1912), Kırık Mahfaza (1913), (Tahsin Nahit ile birlikte yazdıkları) Kösem Sultan (1912) ve Ben… Başka! (1913) adlı piyesleri vardır. Henüz teknik bakımından zayıf bulunan ve genellikle aşk ızdırâblarını işleyen ve bazen cinsî sapıklıklara da (Çıkmaz Sokak) dokunan bu piyeslerin dili konuşma diline çok yaklaşmış bulunmaktadır.

       Fecr-i Âtî’de tiyatro ile en çok ilgilenenlerden biri de, Tahsin Nahit’tir. Tek başına ve başkaları ile birlikte meydana getirdiği piyeslerden ayrı, bazı adaptasyonları da vardır. Teknik bakımından bir mükemmellik göstermeyen bu piyesler: Hicranlar (1908), Jön Türk (Ruhsâr Nevvare ile) (1909), Firar (1910), Kösem Sultan (Şehâbeddîn Süleyman ile) (1912), Ben… Başka! (Şehâbeddîn Süleyman ile) (1913), Osman-ı Sânî (1913) dire. Bunlardan başka, oynanıp da basılmayan şu piyesleri le vardır: Sanatkâr, Talâk.

       Yalnız tiyatro ile ilgilenmesine rağmen, genç yaşında öldüğü için ‘azla eser veremeyen ve yazdığı piyeslerin bir kısmı da basılmamış olan Müfit Râtib (1887-1917), Fecr-i Âtî’nin teknik bakımından en iyi tiyatro yazandır. Fransız romancı ve hikâyecisi Maupasaant (Mopasan) dan yaptığı ve zamanında çok beğenilen Güzel Dost adlı roman tercümesi ile de tanınmış olan yazarın, hacmen genellikle çok küçük olan ve yalnız dergilerde yayımlanmış piyesleri şunlardır: Sayfiyede (1908), Zincir (1920), Zeki Çocuk (1921). Bunlardan başka, Bir Buhran ve Kadın Pençesi adlı, basılmamış iki piyesi daha vardır.

Roman ve Hikâye

Çok kısa sürmekle beraber Fecr-i Ati devri, edebî hareketler bakımından, oldukça canlı bir devir sayılabilir. Bilhassa, nesrin çeşitli alanlarında büyük bir çalışma göze çarpar. Bu nesrin Servet-i Fünûn nesrinden çok farklı özellikler taşımamasına rağmen -mensur şiirlerle fanteziler müstesna- hikâye, roman, makale ve deneme gibi çeşitlerde dil ve üslup bakımından yapmacılığa fazla düşülmüş olduğu kabul edilebilir. Fakat, bu canlılıkla beraber, önce Fecr-i Âtî’ye girip de sonra ondan ayrılarak Millî Edebiyat Hareketi’ne katılan Yakup Kadri ve Refik Halit gibi büyük nâsirler dışında, yalnız Fecr-i Âtî’ye bağlı kalmış nâsirlerden ön plana konabilecek kimse yoktur. Zamanla, bunların da dil ve üslûbunda Millî Edebiyat Hareketi’nin dolaylı tesirleri görülür.

Fecr-i Âtî’de, başlıca, iki nâsirle karşılaşıyoruz: Cemil Süleyman, İzzet Melih.

Süleyman Cemil Alyanakoğlu, (1886-1940), Fecr-i Âtî’nin daha çok hikâye ve roman alanında tanınmış bir şahsiyetidir. Mesleği hekimlik olan Cemil Süleyman’ın -resmî görevlerle uzun süre İstanbul’dan uzaklaştığı için- edebî hayatı da, hemen hemen, Fecr-i Âtî’nin toplu hâldeki çalışma dönemine sığar. Daha çok romantik duyuşu sürdürmekle beraber, bilhassa hikâyelerinde, basit halk arasından seçilmiş tiplere de yer vermiş olması dikkati çekmektedir. Hikâyelerini Timsal-i Aşk (1910) ve Ukde (1912) adlı kitaplarda topladı. İnhizâm (1911), Siyah Gözler (1912), Kadın Ruhu (1914) adlarını taşıyan romanlarında ise, teknik bir mükemmellik bulunmamakla beraber, psikolojik tahliller oldukça başarılıdır.

İzzet Melih Devrim (1887-1966) in hikâye ve romanlarına hâkim olan tema, genellikle, yine romantik aşklardır. Bu nevideki ilk şöhretini, Tezâd (1912, 1919) adlı romanı ile yaptı. Bunu, 1918 de bastırdığı ve bir yıl sonra Fransızcaya çevrilen (Paris 1919, Piyer Loti’nin önsözü ile) Sermet adındaki büyük hikâyesi, 1921 de küçük hikâyelerle mensur şiirlerden ve edebî mektuplardan ibaret Hüzün ve Tebessüm, 1938 de yine küçük hikâyelerden, denemelerden, gezi notlarından meydana gelen Her Güzelliğe Âşık takip ettiler. Bu son eserinde, dil ve üslupta zamanla meydana gelen büyük değişiklik çok açıktır.

M i z â h

Fecr-i Âtî’ye girip ilk zamanlar şiirle uğraştıktan sonra mizah alanında karar kılan Fâzıl Ahmet Aykaç (1884-1967), zamanının karışık fakat çok enteresan sosyal ve siyasi olaylarını ele alarak onlardan ince, hafif ve sevimli bir mizah yaratmayı başarmıştır. Bu mizahi yazılarını bazen nazım ve bazen da nesir hâlinde kaleme alan yazarın, tanınmış Türk şair ve yazarlarının üslûblarını taklitte gösterdiği büyük başarı bilhassa dikkati çeker. Divançe-i Fâzıl fî Yasf-ı Efâzıl (1913), Harman Sonu (1919), Kırpıntı (1924), Şeytan Diyor ki (1927) ve yalnız manzum olanlarını toplayan Fâzıl Ahmet (1934) adlı eserlerinde bulunan bu yazılar, mizah nev’inin 1908 den sonraki en başarılı örnekleridir.

Edebî Tenkit

Fecr-i Ati devrinde edebî tenkit, her yeni edebî topluluğun kuruluş döneminde olduğu gibi, çok hareketli bir manzara gösterir. Bir yandan Edebiyat-ı Cedîde’nin artık bir tesiri kalmadığını kamuoyuna telkin ederek onun yerini almak ve bir yandan da kendilerine yöneltilen itirazları cevaplandırmak için, topluluğun başlıca üyeleri geniş bir tenkit kampanyasına giriştiler. Bilhassa 1910 yılından sonra en şiddetli safhasına giren kampanyayı yürütenler arasında Yakup Kadri, Ahmet Hâşim, Ali Canip, Hamdullah Suphi, Köprülü-zâde Mehmet Fuat, Şehâbeddîn Süleyman ve Müfit Râtib ön planda gelirler. Bu tenkitlerin büyük bir kısmının polemik karakterde olması tabiîdir. Bu polemikler ise, 1911 tarihinde, Selânik’teki Genç Kalemler dergisinin millî bir edebiyat hareketi yaratmağa başladığı tarihe kadar, Edebiyat-ı Cedîde mensuplarına ve Fecr-i Âtî’ye muhalif olanlara yöneltilmiştir. 1911 den sonra Fecr-i Ati yine kendisine muhalif olan ve üyelerinden bir kısmını (Ali Canip, Hamdullah Suphi, Celâl Sâhir) kısa zamanda kendisine çeken Genç Kalemler ile uğraşmak zorunda kalır. Bu son toplulukla yapılan münakaşalar, daha çok, edebiyat dilinin Türkçeleştirilmesi üzerinde döner. Genç Kalemler ‘in Türkçeyi araba ve Acemcenin istilâsından kurtararak onu istiklâline kavuşturmak huşusundaki çabalarına en çok karşı duranlar ise, Fecr-i Âtî’nin dağılmasından sonra Genç Kalemler ‘in açmış olduğu çığıra katılmış olan, Yakup Kadri-ile Köprülü-zâde Mehmet Fuat’tır.

Fecr-i Âtî’den sonra da başka bir edebî topluluğa katılmamış olup tenkit alanında ön planda gelenler ise, Şehâbeddîn Süleyman ve Müfit Râtib’tir. Şehâbeddîn Süleyman, edebiyatın hemen her nev’ine ait birçok tenkitlerinden başka, Köprülü-zâde Mehmet Fuat ile birlikte, Ma’lûmât-ı Edebîye (I. C. 1915) adı ile, edebî bilgilerden bahseden bir eser de yayımladı. Ayrıca, Abdülhak Hâmid hakkında küçük bir tenkit eseri (Tenkidat-ı Edebîye: Abdülhak Hâmid, Hayatı ve Sanatkârlığı, İst. 1913) ile; doğrudan doğruya edebiyatla ilgili bulunmamakla beraber, Türk edebiyatına ait bazı düşünce ve tenkitlerini de taşıyan, Osmanlılıkta Vahime-i Mesuliyet (1915) adlı bir incelemesi daha vardır.

Tenkitlerini hemen hemen yalnız tiyatro alanında yaptığı için Türkiye’nin ilk tiyatro münekkidi sayılabilecek olan Müfit Râtib, bir hayli çok olan tenkit yazılarını kitap hâlinde yayımlamış değildir. Servet-i Fünûn devrinde olduğu gibi, Fecr-i Âtî’de de edebî münekkitlerin, XIX. asrın tanınmış Fransız münekkitlerinden bol bol faydalandıkları görülür. Bu arada, Süleyman Fehmi’nin Edebiyat (1909) ve Muhiddin (Birgen) in Yeni Edebiyat (1914) adlı ve edebî bilgilerden bahseden eserlerini de kaydetmek gerekir.

Edebiyat Tarihi

Servet-i Fünûn topluluğunun dağılmasından Fecr-i Âtî’ye kadar geçen süre içinde, edebiyat tarihi çalışmaları çok basit mahiyette olarak devam eder ve kayda değer bir eserin yayımlanmasına rastlanmaz. Fecr-i Âtî’ye bağlı kalmış üyeler arasında ise edebiyat tarihi ile uğraşanlar, Şehâbeddîn Süleyman ve Mehmet Behçet’tir.

Şehâbeddîn Süleyman’ın, yalnız Osmanlı edebiyatını inceleyen, biri Tarih-i Edebiyat-ı Osmâniyye (1910) ve ikincisi de Yeni Osmanlı Edebiyatı Tarihi (I. cilt) (Köprülü-zâde Mehmet Fuat’la birlikte) (1916) adlı iki edebiyat tarihi denemesi vardır.

Sonsöz’ünde -yanlış olarak- Osmanlı Edebiyatı Tarihi alanında ilk deneme olduğunu söylediği ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Servet-i Fünûn Edebiyatı’nın sonuna kadar getirdiği birinci eserinde, Osmanlı edebiyatı tarihini, dört devire ayırarak inceliyor: 1) Âşık Paşa’dan Tanzimat’a kadar, 2) Akif Paşa’dan Muallim Naci’ye kadar, 3) Fetret-i edebîye (Muallim Naci, Nabi-zâde Nâzım, İsmail Sefa), 4) Edebiyat-ı Cedide. Edebî nevilerin bir tarafa bırakılıp şair ve naşirlerin karışık olarak sıralandıkları bu devirlerin karakteristik vasıfları hakkında verilen bilgi çok sathî olduğu gibi, edebî şahsiyetlerin incelenmesi de gayet basit bir şekildedir. Bununla beraber, Osmanlı edebiyatı tarihinin bu ikinci denemesi, metot ve bilgi bakımından, Abdülhalim Memduh’un ilk denemesine göre daha ileri bir durumdadır. Yazarın Köprülü-zâde Mehmet Fuat ile yazdığı ikinci eser ise, modern edebiyat tarihi anlayışı« na daha çok yaklaşmış bulunuyor. Yalnız birinci cildi yayımlanmış e Tanzimat’tan önceki Osmanlı Edebiyatı tarihini ”Tasavvuf Devri, Saray Edebiyatı Devri, Devr-i Kemâl, Devr-i Fikrî, Devr-i Şahsiyet ve Çöküş” gibi beş devre ayırarak inceleyen ve dördüncü devrin sonuna kadar gelen bu denemede, devirlerin genel durumları hakkında -her devrin sonunda- yapılan incelemeler çok daha tatmin edici olmakla beraber, gerek metot ve gerekse başlıca şahsiyetler hakkındaki tahliller bakımından, doyurucu olmaktan uzaktır.

Servet-i Fünûn topluluğuna girmemekle beraber, aynı devirde yetişmiş ve o sıralarda Eslâf (1894) ve Terâcim-i Ahvâl (1897) gibi tamamıyla eski şuâra tezkerelerindeki metoda göre bazı eserler vermiş olan Fâik Reşat (1851-1914) m, çalışma metodundaki eskilik için yapılan hücûmları önlemek arzusu ile hazırladığı Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye (1912), tezkirecilikten edebiyat tarihçiliğine geçmek için yapılan boş bir çabalamanın sonucudur. Osmanlı Edebiyatı’nı -yine Âşık Paşa’dan başlatarak ve başlıca şahsiyetlerin isimleri ile adlandırmak suretiyle- on iki devire ayıran eserin, modern edebiyat tarihi anlayışı ve metodu ile çok kabukta bir ilgisi vardır.

Ancak Cumhuriyet’in ilanından sonra edebiyat tarihine ait küçük incelemeler yapmağa başlamış olan Mehmet Behçet Yazar’ın ise, Genç Şairlerimiz ve Eserleri (1936), Genç Romancılarımız ve Eserleri (1937), bir edebî anket eseri olan Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı (1938) ve Kastamonu’daki tarihî yazıtları ve anıtları inceleyen Kastamonu Âsâr-ı Kadîmesi (1925) adlı eserleri vardır.

Gazetecilik

II. Abdülhamid’in saltanatı sırasında sıkı bir kontrol altına alınmış olan basın, II. Meşrutiyettin ilanı ile birlikte sansürden kurtulmuş, hele 13 nisan 1909 (31 mart 1325) da II. Abdülhamid taraftarlarının giriştikleri hükümet darbesine kadar süren hürriyet taşkınlığı içinde, çoğunlukla çok kısa ömürlü olan yüzlerce gazete ve dergi yayımlanmıştı. 31 Mart Vakasının bastırılmasından ve yeni rejimin kurtarılmasından sonra, gazete ve dergilerin sayıları da yavaş yavaş normal miktara inmiştir.

Fecr-i Ati devrinde çıkan başlıca dergiler arasında, bu topluluğun da organı olan Servet-i Fünûn’dan başka, aslında birer magazin dergisi oldukları için edebiyat bahislerinde taraf tutmayan ve bu sebeple sahifelerinde Fecr-i Âtî’nin üyelerine de yer veren Resimli Kitap (kuruluşu: 1908) ve Şehbal (kuruluşu: 1909) dergilerini de saymak gerekir. Bu üç dergi, zamanlarının modern dergicilik anlayışını her bakımdan ve tam bir şekilde temsil etmekte idiler. Bunların dışında, Fecr-i Âtî’ye muhalif bir tavır takınmakla beraber, Fecr-i Ati mensublarının yazılarını da yayımlayan Rübâb (kuruluşu: 1912) dergisi de o yılların tanınmış edebiyat dergileri arasındadır.

Fecr-i Âtî’ciler içinde gazeteciliği meslek edinmiş tek şahsiyet ise, Ahmet Samim (1884-1910) dir. Hükümeti şiddetle tenkit eden yazıları yüzünden bir suikast neticesi ölen Ahmet Samim’in çıkardığı gazeteler: Hilâl, Cidâl, î’tilâf, Sedâ-yı Millet’tir.

Scroll to Top